YAZARLAR
Mezarlık Üzerine Süryani Kilisesi İstemiyoruz

Süryaniler Açısından Din ve Vicdan Özgürlüğü

Süryani-Keldani-Asuri Halkının Çığlığını Duyun

Benim Adım ...

Başın Sağolsun Türkiye: "Hepimiz Hrant'ız"

Sözlü Tarih Çalışmasına Katkıda Bulunalım

Midyat'ta Kültürel Bir Atılım

70 Yıl Önceki Şapka, 40 Yıldır Devam Eden Süreç

2004'e Girerken

Avrupa Birliği Uyum Süreci ve Süryaniler

hepsi

Diaspora Bayramları veya Aralık Özlemim

Hazan Ortasında Bir Ağaç veya Sonbahar Sendromum!

Kendi Vatanında Sürgün Edilen Bir Halk

Bir Doktorun Gözünden Irak'ta Yaşanan Felaket

Rant, Manastır Dinler mi?

Herşey Su ile Başladı

Gözyaşımız "Nakuşo'dan" Damlardı

Hayat Sohbetleri

Zamanın Dışında Gerçekliğin İçinde BAHE

Urfalı Efsuncu Orpheus - Bir Mozaiğin Macerası

Kurşun ve Yorgan

Deyr-Zafaran'ın Taşa Yazılı Mektupları

Tanrı Rahmeti ve 'Toprağı Bol Olmak'

Kendine Saklı Kitaplar

Taşların Barıştığı Hançepek

Benim Olmayan Kilise'nin...

Söyleyen ve Susan

Ben Kendim Değilim

hepsi

105.7 Süryanilerin Sesi

Benim Pehlivan Böceğim

İkinci Yarısından Seyredilen Bir Film

Burası BBC Londra

Aydın Olmak, Kendini Aydın Sanmak

Bir Evin Anımsattıkları

Ana Sütü Gibi Bedava

Samatya Kaçamakları

Baba ve Oyuncak

Bu Gece Bir Hayaletle Yaptığım Muhabbet

hepsi

Kitap Okumanın Faydaları

Beden ve Egonun Çekişmesinde Ruhun Rolü

Düzensizlik Döngüsü

Aziz Mor Afrem'den Öğütler ve Uyarılar

İnsanın Kendini Kilitlemesi

Anlam ve Maksat

Temiz Yürek ve Verdiklerimiz

Anlamak ve Anlayan Sevgi

Yaşamın Amacı

Süryani Kültürüne Göre Tevazu

hepsi

Azınlık Kadını Olmak

Bir Sivil Tarih Çalışması; Mihail Kırılmaz

Dilde Destan, Yürekte Yara

Bahe ve Manastır

Tavandaki Çini

Albert Sevinç Hadodo'ya Veda

Şimuni Diril'in Anısına

İşaya Ağabeyi (Üşür) Kaybettik

Rahip Aho'nun Şahidiyim,Süryani Halkının Şahidiyim

İki ateş arasında bir ayin hikayesi

Bir Avuç Dut

Kapı - Süryani'nin Bitmeyen Gözyaşı!

Fotoğrafçılığı Bir Süryani'den Öğrenmek

Şırnak'a bir tek Keldani'yi çok gördüler

Süryani Halkının Yalnızlığı

hepsi

Bir Düşün Peşine Düşmek

Süryani İsa'nın Hasret Rüzgarı

70. Yılında Yetmiş Bin Süryani

İnsan Yüreğinde Ne Arzuluyorsa Onu Konuşur

İsa Bakır ve Mektubu

İsa'nın Ağacını Aramak

Mor Afrem'in Hayatı

Siyah Elbiseli Süryani Kadınlar

Süryaniler ve Diyalog

Korku ve Kuşku

Bir Haberin Düşündürdükleri

Süryanilerin Son Güneşi: Metropolit Hanna Dolabani

Bir Toplum Nasıl Yok Olur?

Bu Öyküde Senden Bahsediliyor

Mor Gabriel'e Dokunmak

Mardin'de Eski Bir Gelenek: Hassit Merene

Oryantalist Maryus Bauer Mardin'de

Çicek Açmadan Meyve Vermek

Bir Süryani Halk Ozanı

Mor Şumuni ve 40-50 Kadar Süryani

Bütün Süryaniler Kimdir?

Midyat'ta Etnik Gruplar

Tespih Taneleri

Homojenliğin Gölgesinde Sıradan Süryaniler

Sabro'nun İlk Sayısına Dair

Patrik: Dua Türkçe Yapılacak Süryanice Yok

Rahibeler Nasıl Serbest Bırakıldı?

Februniye'nin Önündeki Yol

Kaçırılan Metropolitlerin Katili İstanbulda mı?

Kaçırılan Metropolitler Üzerine Bir İnceleme

 
 
Malfono Yusuf Beğtaş / SÜRYANİ KÜLTÜRÜNE GÖRE TEVAZU

''Güçsüzlüğünün bilincine varan kişi, tevazuun doruğuna ulaşır.'' Ninovalı Mor İshok (613-700)

Akkadça 'makāku' <magāgu'dan gelirse 'genişle(t)mek', 'yay(ıl)mak', 'büyümek', 'sürmek' 'uza(n)mak' anlamlarıyla belirir.

'Makaḫu' <magaḫu' sözcüğünün devamı kabul edilirse 'kuşatma', 'ihâta etme', 'sarma(lama)', 'çevirme' ve 'koruma' anlam yelpazeleriyle yansır. Akadça 'k' ünsüzü q, g, ḵ, ḫ hatta bazen de h şeklinde yakın sesli harflerden biri olarak belirebilir.

Devamı olan Süryanice'de altı harfin kalın (qûşoyo) şekliyle BeGaDKePaT, ince olarak (rûkoḵo) 'BeĞaDḴePaS /VeĞaZḪeFaTH' sesleriyle belirlemesine benzer.

Bu sebeple, 'makû''māku(m)', çoğulu 'makiûte' olan ve anlamı 'muhtaç, fakir, yoksun, mahrum' kelime köklerinden; ve dahi 'makû(m)'/mākum' kelimeleriyle ilişkili olma olasılığı ile 'eksiklik, yoksunluk, yokluk, noksanlık, bir şeyden mahrum olma' gibi anlamlarla da akraba olabileceği etimolojik olarak düşünülebilir.

Çünkü 'makû(m)' ve 'makûtu' kelimeleri bir şeyden yoksun olma ve/veya bir şeyde bir şeyin bulunmaması, yok(luk) halini ifade eder. Daha mistik anlamıyla Tanakh pasuklarında ve Yeni Ahit külliyatının pasajlarında anlamları şekillenir.

Yeşeya 58:5'te 'saqoᵓ wᵊ-qeṭmoᵓ moᵓ(y)eḵ leh' (ܣܩܐ ܘܩܛܡܐ ܡܐܟ ܠܗ) ve (ܕܢܡ݂݁ܟ ܐܢܫ ܢܦܫܗ) ibarelerinde 'maḵ' üçlü ikiz harfli fiilden türetilen kullanımların 'isteklerini dizginlemek', 'baş eğmek' anlamlarıyla yer bulması oldukça dikkat çekicidir.

Öyle ki, Mezmurlar 44: 26'da (ܡܛܠ ܕܡܟ݂ܬ݁ ܥܠ ܥܦܪܐ ܢܦܫܢ. ܘܕܒܩܬ ܟܪܣܢ ܠܐܪܥܐ) 'meṭûl dᵊ-mekaṯ ᶜal ᶜafro nafşan' 'çünkü toprağa eğildik/serildik ve bedenimiz yerle yeksan oldu' şeklinde çevirisi yapacağımız ibarede 'toprağa eğilmek, yerle bir olmak, yere yapışmak' şeklindeki alegorik anlatım yoksunluktan ziyade mahfiyeti, alçakgönüllüğü, tevazuu imler gibi.

Çok fazla etimolojiye girmeden Akadça ve Süryanice ilişkisi bağlamında son bir kelimeye değinerek bu başlığı sonlandırıp asıl konuya geçelim. Kelime sonu 'he' ile yazılan Akadça 'mah' ile Süryanice orta harfi 'ḥeth' olan 'mᵊḥîlo' da aynı anlamı paylaşırlar: zayıf, güçsüz, hasta.

Akadça'nın devamı niteliğinde olan Süryanice'de örneklendirilecek sayısız kelime olmakla birlikte ben bu yazımda Süryanice'de ''mûkoḵo (ܡܽܘܟܳܟܳܐ) , makîḵûṯo (ܡܰܟܺܝܟܽܘܬܐ)'' kavramıyla vurgulanan ''tevazuu'' yani yüksek bir yerden yere kapanma veya alçalma anlamına gelen ''mak'' kelimesinden türeyen kelimeyi ele almak istiyorum...

***

Bu kavram, Süryani literatüründe bolca kullanılan ve çok ifade edilen konumu yüksek, sosyal içerikli kavramların başında gelmektedir.

Kelimenin etimolojik kökeni, yukarıda da açıkladığımız üzere antik Bethnahrin (Mezopotamya)'in tarihsel derinliklerinde yatmaktadır.

Görüldüğü üzere gelenekler biribirinin devamı olmakla anlamlı hale bürünürler.

Aynı şekilde Makîḵûṯo (ܡܰܟܺܝܟܽܘܬܐ) da Akkadça'daki 'maku', 'makiu', 'makutu' kelimesinin devamı niteliğindedir:

Kibrin, gururun, tafranın, büyüklük/üstünlük taslamanın, büyüklenmenin, böbürlenmenin, iğrenmenin karşıtı ve daha pek çok katmalı anlamlarıyla.

Kavramlaşmış kelimenin evreni, tarihsel etimolojinin serüveninde bilinçli/bilinçsiz bir şekilde sözkonusu tutumların neden olduğu olumsuz durumu barındırmamaktadır.

Bu, manevî sermayenin enerjisini/anlamlarını yansıtan içsel/ruhsal bir frekanstır.

Aynı zamanda bu hal, yüksek ahlakî değerleriyle nefsi/egoyu törpüleyici araçlara sahiptir. Denildiği üzere, ''Nasıl karanlık ışığı açığa çıkarıyorsa, aynı şekilde 'tevazu' da kişide cennet ışıklarını aşikâr eder.''

"Her kavram, her kelime..."

İnsandaki ruh gibi, dilin de kendince bir ruhu var. Dildeki kelimelerin/kavramların ruhu, mana/kültür dünyamızın köklerini oluşturmaktadır . Denildiği üzere; ''Her kavram, her kelime kültüre bir pencere açar.''

Bir sosyal düşünürün deyimiyle vurgulamak gerekirse; ''Söze vakıf olup manaya inemeyenler, sözü de manayı da anlayamazlar.''

Görüldüğü üzere kadim dil Süryanice'de sosyal içerikli kavramların arka planında uzun ve derin bir geçmiş ve anlamını yaşamla bulmuş bir kültür birikimi yatmaktadır.

Bazen bu anlam(lar), o kültür birikimi anlaşılmadığı için örtük olarak karşımızda sessizce durur. Öyle olunca, kavramın/kelimenin taşıdığı anlamın sezilmesi ve anlaşılması zorlaşır.

Dolayısıyla, Süryani kültüründeki kavramsallaşmış bir sözcüğün anlam evreni idrak etmek, dildeki kelimelerin/kavramların tarihsel serüvenlerinin anlaşılmasıyla mümkün olabilmektedir.

Cevizin içindeki besine ulaşmanın yolu, nasıl kabuğun kırılmasından geçiyorsa, Süryanice gibi antik bir dilin ve kültürün anlamlarını kavramak da bu dildeki kelimelerin/kavramların arka planında bulunan anlam derinliğine inmeyi gerektirmektedir.

Kelimelere/kavramlara öz anlamını ve kendi derinliğini verebildiğimiz ölçüde düşünce/mana dünyamızı zinde ve güçlü tutma şansını yakalamış oluruz.

"Ego" tutkusunda olmamak

Süryani kültüründe tevazuun ne olduğunu anlamak/anlatmak, başlı başına bir araştırma konusudur. İçsel güç ve ruhsal sermaye gerektiren bu konu, bilimsel araştırmalara da konu olmuştur.

Öyle olsa da, göreceli bir kavram olan ''tevazu'' hakkında nihai bir tanımlama yapmak hiç de kolay değil. Çünkü bu kavram çok farklı şekillerde tanımlanmaktadır.

''Topraktan yaratılan insan, toprak gibi tevazu sahibi olmazsa, aslından/insanlığından çıkmış olur'' sözü, tevazu konusunda -genel anlamda-hatırlanması gereken en uygun sözdür.

Süryanice kaynaklarda, tevazua özgü anlam üretme biçimlerine rastlarız: Öncelikle, o yani tevazu yücelmenin temel şartıdır. Ve o, yaşamın esnekliğine/geçişkenliğine/gelişkinliğine bir çağrıdır.

Adeta o, ''ego'' tutkusunda olmamak, 'ego'nun denetimden kurtulmak, gösterişe değil öze değer vermek demektir. Bunun göstergesi ise, edep ve âdâptır.

Kavramın günlük hayatta kendine bir yaşam alanı bulması için, insanın önce kendi noksanlığının/eksikliğinin öz farkındalığını geliştirmesine; bu farkındalığın bilinciyle davranmasına bağlıdır.

Onun için Ninovalı Mor İshok (d. 613-ö. 700) ''Güçsüzlüğünün bilincine varan kişi, tevazuun doruğuna ulaşır.'' der. Bu üretken yazar tevazuu o denli işlemiştir ki, günümüzün yaklaşımlarıyla çelişmeyecek şekilde detaylandırmakta ve açıklamaktadır.

Bilinçli farkındalık ve merhametli farkındalık

Süryanice kaynaklarda, ''tevazu'', hayatın her karesinde ve her alanında gerekli olan kibar ve nazik bir yaşam anlayışı olarak betimlenir.

O, insanî erdemlerin en büyüğü ve ahlakî donanımların en gözdesidir.

Ve o, bilinçli farkındalık ve merhametli farkındalık kadar, insandaki özgünlüğün korunması ve geliştirilmesi için gerekli ve samimi bir anlamı kucağında barındıran bir yaklaşımdır.

Tevazuun evrenine göre, özgürleşmeyen öz, gürleşemez. Gürleşmeyen öz de, özgürleşemez. Çünkü yaşamın içinde insanın kendisi olarak var olabilmesi ve bütünlüğünü yaşayabilmesi/yakalayabilmesi, 'öz'ün gürleşmesine bağlıdır.

İnsan, ancak özünü gürleştirdiği ve gerçekleştirdiği zaman hayatın anlamını ve amacını bulur. Mutlu olur. Çünkü o öz yaratıcıdır. O öz üretkendir. O öz paylaşımcıdır. O öz, tevazu ile canlanan candır. Ve de Canan'dır! .

Süryani kültürünün edebî yapıtları, tevazu konusunda zengin bilgiler sunmaktadır. Bu eserlere göre, ''Tevazu, ilahî değerlere organik bir bağla bağlı olan saf-temiz düşüncedir.

Mütevazı kişi de, kötülüğü bildiği ve yapmaya özgürce güç yetirebildiği halde yapmayandır.''

"Sen' duymak için 'Ben'i susturmak"

Süryanice eserlerde Mesih ve öğretisi ön planda olduğundan, tevazu, nefsin/egonun denetiminde olmama durumu olarak açıklanmaktadır.

İçsel ışıklara sahip olmakla eş anlamlıdır. İyiliklerin temeli olarak erdemlerle ve bilgeliklerle bezenmiş olduğu sıklıkla vurgulanmaktadır.

Şayet ruhun üşümelerine karşı bir ısı/sıcaklık arzulanıyorsa, yüreklerin/ruhların derinliklerinde tevazua muhakkak uygun/rahat bir yer hazırlanmalıdır. Çünkü bilgelik ve erdem, her daim tevazuun yoldaşıdır.

Bu tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere, tevazu, özsevgiyle gelişen hakiki bir idrak ve uyanış biçimidir. O, aynı zamanda 'kişi'liği ruhla dengeleyen bir güçtür:

'Sen'i duymak için 'Ben'i susturmak, Ben'i haddinde tutmaktır. Nefsin/egonun kendi sınırlarına çekilmesidir. Haddini bilmesidir.

Hem kendine, hem başkalarına, hem bütün varlığa saygı duymasıdır. İnsanın kendi benliğini yerli yerine koymasıdır. Benlik davası gütmemesidir.

Tevazu, kendi değerimizi azaltmak değil, başka insanlara değer vermektir. Benliğimizi aradan çıkararak, bütün varlığa gönül kapılarını açmaktır.

Üstünlük taslamamak, kibirlenmemek, böbürlenmemek, etnik köken, sınıf/statü ve kimlik ayrımı gözetmeksizin insanın kendisini diğer insanlara ve hatta yaratılmışlara denk bilmesidir.

Kâinatı saran o eşsiz ilahî fısıltıyı duyması ve benliğini kendi derinliğine, en içe, kendindeki kendiye geri çekilmesidir.

Mütevazı ruh nezaket ve merhametle karılmıştır. Onun için tevazuun olduğu yerde sömürü/istismar; sömürü/istismarın olduğu yerde tevazu barınamaz ve gelişemez.

Çünkü mütevazı insanın ruhu o denli kendi ile barışıktır ki, bu yüzden yaşamı oluşturan her bir zerreyle hemhal olur.

Özdeşleşme ruhuyla bütün varlığa yar ve yardımcı olmaya çaba gösterir. Hayattan, diğer insanlardan, bütün bir kâinattan ilham alır ve gücü yettiğince başkalarına ilham vermeye çalışır.

Süryani kültürüne göre, kendini tanımak insanı tevazua götürür. Onun için Aziz Antunius (251-356) ''Allah'ı tanımak için önce kendini tanımalısın'' (men ᶜarafa nefsehu fa-qad ᶜarafa Rabbehu) demektedir.

Çünkü insandaki pozitif güçlerin sinerjik bir ifadesi olan tevazuun sihirli anahtarlarına sahip olmanın yolu kendimizi bilmekten ve kendimizi tanımaktan geçmektedir. Nusaybinli Aziz Mor Afrem (306-373) bu yaklaşımı desteklercesine ''İyi işlerin meyvelerini yitirmemek için daima tevazulu tutum takınmalısın!'' diyerek bunun yaşamsal önemine vurgu yapmaktadır.

Süryani kültürünün ilk ve önemli yazarları arasında sayılan Persli Bilge Afrahat (260-345) konuyu etrfalıca incelerken, ''Tevazu, adaletin meskenidir. Bütün iyiliklerin kaynağıdır'' açıklamasını yapmaktadır. Ninovalı Mor İshok (613-700)'un farklı bir ifadeyle ''Tevazu, Tanrısal bir giysidir. (...) Tevazu, dil ile anlatılamayan ve insanî güçle kazanılamayan bir kudrettir'' diye yazmaktadır.

Buna koşut olarak Süryani kültürünün parlak yıldızlarından biri olan Antakyalı Mor İshok (ö. 491) büyüklenmenin/kibrin zararlarını şiirsel olarak şöyle dile getirmektedir:

''Çiftçinin tarlaya bıraktığı iki KESEK, kim çok daha güçlü konusunda sürtüşmeye başlar. Yağan yağmur ikisini çürüterek/yok ederek aradaki çekişmeyi bitirir. Hemcinsine büyüklük taslayan insan da işte böyledir. Yengi ile galip geldiğini düşündüğü bir esnada, ölüm alır ve O'nu mezara hapseder.''

Süryani kültüründe ''Tevazu ile insanlığa hizmet eden Allah'a en yakın olandır'' anlayışı hâkimdir.

Ancak yaşanan hayal kırıklıklarına karşı sömürüye/istismara kapalı bir motivasyonla/dikkatle davranmak bazen daha isabetlidir.

Tevazu timsali Aziz Mor Afrem (303-373), sağmal inek zihniyetinin zemin bulduğu yerlerde/insanlarda, tevazuun yanlış kullanıldığını ve yanlış değerlendirildiğini bizzat deneyimlediğinden ''enhu detmakaḫt haşbuḵ dᵊ-lo havro: şayet mütevazı davranırsan, seni görgüsüz sanırlar'' diyerek tarihî bir uyarıda bulunmaktadır.

Bu anlamda istismara-sömürüye kapalı bir tevazu anlayışıyla davranmak, zarardan veyahut zarar verici şeylerden kaçınmak aslında bir sevgi eylemidir. Kendimize duyduğumuz sevgidir.

Anahtarın ta kendisi

Görüldüğü üzere, yaşamın hakikatinde ve evrenin merkezinde tevazu esastır. İlahi değerlerden süzülen tevazuun anlamları, anlamını ve etkisini kaybederse, zamanla insanın yaşamındaki her şey de anlamını kaybeder.

Çünkü tevazu insanı insanlara ve dünyaya açan içsel bir anahtarın ta kendisidir. Bu anahtarla ardında güzellikleri barından kapalı kapıları açmak için, insanın kendini tanıması/anlaması gerekir. Kendini kilitleyen, kendini tanımayan/anlamayan insanın başkalarını tanıması/anlaması mümkün değil. Alanın uzmanları (sosyologlar, psikologlar, psikiyatristler) da bu gerçeği teyit etmektedirler.

Kendini ve başkalarını anlamadan hayatı anlamak ve anlamlandırmak hiç de kolay değil. İnsan kendini tanıdıkça, kendi içsel ışığının farkına varır.

O ışıkla hem kendi yolunu, hem başkalarının yolunu aydınlatabildiğinde, tevazuunun sihirli anahtarlarına sahip olur.

İnsanın ulaşabileceği ''büyüklük/yücelik/ululuk'' makamı, kişide bulunan tevazu ve kibrin oranına göre değişkenlik arz etmektedir.

Çünkü kibir ile tevazu ters orantılıdır. İnsandaki tevazuun oranı artıkça, kibrin oranı azalır. Kibrin oranı artıkça, tevazuun oranı azalır.

Kendini beğenmişlik ise, kibrin ve büyüklenmenin ön basamağıdır. Buna sahip olan insan, öğrenmeye ve gelişmeye kapalı olur.

Dolayısıyla, böyle bir kişi ne tevazua, ne de tevazuun sihirli anahtarlarına sahip olabilir.

Bunlara koşut olarak, bilimsel açıklamalar, tevazuun, insanın beyin yapısını ve onun işleyişine bağlı bütün psikolojik süreçleri etkilediğini ifade etmektedirler. Sosyal düşünce üreten çağdaş yazarlar, bunu dokunaklı bir şekilde farklı boyutlarıyla açıklamaktadır.

Öğrenmek, büyümek ve gelişmek için tevazuun zorunlu olduğunu öngören Alman düşünür Gerhard Uhlenbruck ''Kendini beğenmişlik öğrenmeyi, öğrenmek ise kendini beğenmişliği engeller'' diye yazmaktadır.

Wolfgang Van Goethe (1749-1832) de, ''Kendini pek büyük bir şey sanmayan, aslında sandığından daha büyüktür'' düşüncesini aktarmaktadır.

Fransız düşünür Antoine de Saint-Exupery (1900-1944)'in ''Alçakgönülülük alçalmanı gerektirmez, açılmanı gerektirir. Değişimlerin anahtarıdır. Ancak o zaman alabilir, o zaman verebilirsin!'' şeklindeki düşüncesi, tevazuu çok iyi anlatmaktadır.

Önemli bir toplumbilimci olan İngiliz yazar John Ruskin'e (1819-1900) göre, ''Alçakgönüllü insan sadece cesur değil, aynı zamanda farkındalığı yüksek, tutarlı ve bilge insandır.... Nitelikli bir insan olmaya giden yoldaki ilk test, alçak gönüllülüktür. Alçak gönüllükten kastım, kişinin kendi gücünden şüphe etmesi ya da fikrini söylemeye çekinmesi değil, söyleyeceği ve yapabileceği şeyler arasındaki bağı kavramış olmasıdır.''

Bu da gösteriyor ki, tevazuun olduğu yerde, ahlaki donanımlar daha gelişkindir. Bilgelik, çalışkanlık, diğergâmlık, samimiyet, ciddiyet, fedakârlık, erdemlilik, tutarlılık, dürüstlük ve paylaşım kaçınılmaz olur.

Görüldüğü gibi, bir tarafta hayatı zorlaştıran ve zehirleyen kötü alışkanlıklar, geleneksel kalıplar, düşünsel/ruhsal enfeksiyonlar...

Öbür tarafta, bu kalıplardan ve düşünsel/ruhsal enfeksiyonlardan kurtulmanın bir yöntemi olarak yaşamı kolaylaştıran tevazuun bilgelik ışığı... adeta bir antikor ve panzehir gibidir insandaki zehirleyici kayıtlara!...

Onun için, mütevazı insan, tevazuun bilgelik ışığıyla yoluna devam ederken, ''Dolu başak eğiktir, boş başak diktir'' sözünü her daim akılda tutmaktadır.

Esnek düşünceyle, yaşam yolunda seyre dalarken, herhangi birisi, bir başkası onunla karşılaştığında, yürümekte olduğu yoldan geçen birisine bir şey katabiliyorsa, o insana herhangi bir katkı sunabiliyorsa, kalıcı huzura kavuşabileceğinin inancını taşımaktadır. Mütevazı insan için hayattaki gerçek başarı işte budur.

Çünkü gönülden vermemenin/yapmamanın ruhsal bir hastalık olduğunu, kendisine ve başkalarına katkıda bulunmaktan vazgeçtiği gün ölmeye de başladığı gün olduğunun bilincindedir.

Yaşamın bütün geçiş noktalarında etken olan tevazua ne denli kıymet verirsek, asil davranışlarla onu ne denli çoğaltırsak/yüceltirsek, olumlu durumlar o denli artacaktır. Bu da insanlar arası etkileşime ve toplumsal huzura pozitif katkı sunacaktır.

Bundan dolayıdır ki, sevginin ve edebin ortaya çıkmış hali olan samimi tevazua vurgu yaparken ''Büyüklenenler küçülür, küçülenler yüceltilir. Aranızda kim büyük olmak istiyorsa, herkesin hizmetkârı olsun'' (Matta 20:26) diyor İsa MESİH....

Yazar: * Malfono Yusuf Beğtaş, Güncelleme Tarihi: 23 Aralık 2019 BİAMAG sitesinde yayınlanmıştır.

* Malfono Yusuf Beğtaş

Süryani Dili-Kültürü ve Edebiyat Derneği Başkanı. 1985-2015 Mor Gabriel Manastırının idari kadrosunda aktif görev üstlendi. Süryanice eğitim programına katkı sundu. Başarılı öğrenciler yetiştirdi. 1995-2000 "Turabdin’in Sesi’’ dergisinin editörlüğünü ve yazarlığını yaptı. Mardin Toplumsal Dayanışma Federasyonun danışmanı olarak, çoğulcu yapının korunması bağlamında, kültürlerarası arası diyaloglarla, ‘‘duvarlar yerine köprüler kurmaya’’, toplumsal algılamaya katkı sunmaya devam ediyor. 

 
   

   


© Copyright 2008 www.suryaniler.com
tasarım: Web Tasarım