SÜRYANİ TARİHİ
Süryaniler Kimdir?

Eski Tarih

Süryani Tarihinde Bölünmeler

Kilisede Tek Başına

Renkler Sırayla Solarken

Serçe Kanadında Yaşayan Bir Halk: Süryaniler

Süryaniler Azınlık Oldu da Sonra Ne Oldu?

Dilsiz Süryani Nasra Şammashindi

Ermeni ve Süryanilerin Birlikte Yaşadığı Bir Köy

Yok Edilen Uygarlığın Kültür Envanteri

Gavur Değiliz ki Biz, İnanıyoruz

Sürgünün Ne Olduğunu Ortadoğu'da Gördüm

İsmini Saklayamazsın ki...

hepsi

 
 
Zekiye Dayar / İŞLEYEN NASRA ŞİMMESHİNDİ
Bir kış günü; Mardin’de soğuk ayaz ve akşama yakın bir saat, düşüyorum yollara… özlenen bir yüzü görme arzusu, varıyorum demir kapıya. Avluya, uğultulu bir yankı yapan sürgünün sesini yararak, her basamağında yapraklı, güvercinli desenler bulunan merdivenleri arşınlıyorum. Bir solukta tırmandığım yokuştan sağdaki taraçayla iç avluya çıkıyorum. Üç ayrı kapının buluştuğu avlu boş, bahçelikte dallar kahveli grili renkler giyinmiş, üşümekte.. Camlarından avlunun ışığını içeri taşıyan kapıyı aralayıp süzülürken, buhurdanlıktan salınmış gibi mistik bir koku ilk hoşgeldini sunuyor. Koku zihnimde bir tur atarken, gözlerim ısınmalık için kurduğu kürsüde (mangal üstüne yerleştirilen kürsü üstüne serilen yorgan sayesinde ısınılan düzenek) oturan Nasra teyzeyle buluşuyor. Tüm yüzüne yayılan tebessümü ve ‘ehleyn’(hoşgeldin) sözleriyle kendine has o içtenlikle karşılıyor beni. Bedenen onu saran kollarımın aksine o beni ruhuyla kucaklıyor tüm samimiyetiyle...Evi ve evinde gezinen kokularla beraber gayet huzur dolu bu mekanda nicedir oturmadığım kürsüye çömeldiğim an, yorganın altından ateşe bakıp maşayla kızıl korları deşiyor; yüreğim ısınıyor.

Odada geziniyor gözüm, herşey yerli yerinde, hafızam da yanıltmıyor beni. Dört kapılı parlak beyaz cilalı ceviz gardrop, etamin işli örtünün kapladığı masadaki çerçeveli resimler, dört pencereden sızan akşam güneşinin aydınlattığı oymalı ahşap kanepeler ve nakışlı duvarlarda asılı belki bir asrın şahidi fotoğraflar, ikonalar...

Neler yapıyorsun dememe kalmıyor, dinlenmek benim için çalışmak demek dercesine, eline aldığı şişlerle, masmavi orlondan bir şal örmeye başlıyor. Onu hayranlıkla izlerken, yüzüne yayılan tebessümle yönelttiği bakışlarında sözsüz anlatımlar okunurdu. Takvim sayfalarının her satırı emekle işlenmiş kendi hikayesinin çözülen dili, beni bu satırlara aksini düşürecek harfler tümcesiyle buluşturuyordu...

Beyt Halip diye andığı evde 1924 yılında doğmuş Nasra Şimmeshindi. Ailedeki altı kardeşten (Cemil, İbrahim, Şefik,Edibe,Suat) biriydi. Anneleri Farha (Beyt Haneşe); babaları Mıksi İshak Şimmeshindi, kendisi gibi çocukları Cemil, İbrahim, Şefik’i, şimmes (diyakos/papaz yardımcısı) olarak yetiştirmiş, kuşaktan kuşağa aktarılan diyakosluk mertebesi; aileye Şimmeshindi lakâbını getirmişti.

Nasra teyze; halen ikamet ettiği Mezopotamya ovasına bakan taş evine çocukluk çağında gelmiş. Babası, evin hemen sol tarafında kayalık üstüne inşa edilmiş Mor Afrem manastırına ait bu yapıyı, zamanın Katolik Episkoposlarından Papaz Cırcıs Şemli’nin aracılığıyla, Yunan Bahhadi’yle ortak olarak almış. İki aile avluya serpiştirilmiş odalara yerleşmişler. Özlemini gizleyemediği o yılları ‘iki aileydik ama bir ev bir aile gibi yıllarca birlikte acıyı tatlıyı birlikte yudumlayıp, gece avluda kurulan sofrada aynı ekmeği paylaşarak yaşadık’ sözleriyle ifade ediyor.

Yetiştiği bu evden gelin çıktığında ise ergenliğe yeni adım atmış genç bir kızmış Nasra teyze. Eşi Kermo Çilli ile birlikte önce Matbaa mahallesine, ardından Beyt Şıkro dediği eve geçmiş. İhtiyat zamanlarının en sıkıntılı anlarını burada gayret ve sabırla göğüslemiş. Protestan konağının hikayelerini anlatırken onlardan öğrendik diye değindiği iğne oyasını işleyerek, terzilik yaparak ve neredeyse tüm evlerin geçim teknesi olan dokuma tezgahında (cume) arşın arşın xame (bir tür keçe kumaş), jaban, damat gibi kumaşlar dokuyarak, terzilik yaparak iki erkek üç kız yetiştirmiş büyük özveriyle. ‘Geçim zordu, gece gündüz çalışmak gerekiyordu’ diye devam ederken, oturduğu yerden geriye dönüp ardında duran perdeyi araladı. Katlandığı halde parlak renkleri ve desenleri göze çarpan bir halı gösterdi kendini... ‘Annem halı dokurdu, bunu da öğrettikleriyle ben dokudum, bir hatıra sayıyor ve saklıyorum.’ diye ekliyor eski günleri yad ederken. Susuyorum...Ama o benden daha güçlü çıkıyor. Her zorluğu tevekkülle karşılamış, mesuliyetlerini darda olsa da, aba gibi ağır da gelse üzerine dikilmiş bir giysi gibi taşıyan sağlam karakterini sergilercesine, konuyu annesinin Arapça öğretmenliği yaptığı konağın hikayelerine getirerek sayfayı çevirmeyi başarıyor.

Amerikan Konağının tatlı hikayerinden konu açılınca; ardı ardına gelen çocukluğunun tekerlemeleri ve bilmeceleri ile itiraf etmeli ki beni de bir hayli zorluyor..

‘’Ene fittakın il-zahır, ağib aleykin sene aci aleykin şahır, tıpke rihiti bil konakın, bituril dehir..’’
(Ben dalda bir filizim, bir yıl kaybolur bir ay doğarım kokum kalır konaklarda, bir uzun asır..)
Hadi bilin bakalım... ya tekerlemeye ne demeli;

‘’Ğale ğale, kıbbi ala ık’ubki ığhyot, hayli bi’iğhyotki...’’
(Teyze teyze, dizlerinin üstünde ip eğir, ipliklerinle kalk...)
Bunuda üç kez tek nefeste söylebilmek için ağzımdan yuvarlana yuvarlana çıkan ve oldukça saçma sözlere bürünen dörtlükler, bizi bir hayli güldürüyor.

Odanın havası neşeli bir atmosfere bürünmüşken, hem atölyesi hem yaşam alanı olan bu evin dört köşesindeki taş işlemeleri, kanepelerdeki oymaları, ordan tabiatın en güzel renklerinin bir yaprakta, güvercinde ya da dinsel bir tasvirde birleştiği basma desenleri seyre dalıyorum. Sehpalardaki işçiliğin zerafeti söze hacet bırakmıyor zaten. Öylesine müthiş ki herşey... ‘Amcam İskender ve babam İshak Şimmeshindi sanatkar insanlardı’ diyor düşüncelerimi okumuşçasına. ‘Vaktiyle babam Atatürk ve silah arkadaşlarını taş levha üstünde her açıdan biri görünecek şekilde çalışıp, Atatürk’e yolladı. Bundan memnun kalan Ata kendisini davet etse de babam gidemedi, bunun üzerine bir madalya gönderdiler babama, ben onlar kadar olamam ama izlerinden gitmek gurur veriyor’ diyerek tamamladığı hikayeye; ekleyecek hiçbir tanım bulamıyorum.

Nasra teyze kadar, ustalığını keşfedeceğim, baba Şimmeshindi’nin keskiyle taşı ve ağacı yontan ellerinin, fırçayı kavradığında aynı şiirsel anlatımla desenleri kumaşlara aktarışı başka bir hayranlık yaratıyor zihinde. Keza; İskender Şimmeshindi’nin, kiliselerin Kutsal alanlarını örtmek için işlediği perdelerin ihtişamı, dinsel tasvirlerdeki kuvvetli anlatım, ressamları dahi kıskandıracak nitelikler taşıyor. Her perdenin, kenarını süsleyen motifler için kullandıkları ceviz kalıplar da yine aynı ustaların eseri. 50 yıldan fazla ömürleri ve kat kat boyayı emmelerine rağmen sağlam karakterli hatlarıyla Nasra teyzenin elinde hâlâ kumaşlara desenlerini aktarıyorlar. Peki ya boyalar nasıl hazırlanıyordu diye soruyorum . Zaman zaman hazır karışımlar edinseler de, ekseri doğadan elde ettikleri kök boyalarla kendi renklerini hazırladıklarını anlatıyor. Kendisi de hala kök boya kullanımına sadık kalarak, onlardan yadigâr olduğunu anladığım 50 yıllık fırçalarıyla tüm gününü yaşamına anlam katan desenlerinin gizemli dünyasında geçiriyor. 600 yıldır Mardin’e kök salmış bu sanatı tek başına tüm üretkenliğiyle devam ettiriyor.

O gün gitme zamanı geldiğinde, beni hoş tebessümüyle uğurlayan ve bir saat zarfında kendine ait pencereden hayatına dokunma müsadesini veren eli öpülesi bu eşsiz insanın zihnimde ve kalbimde bıraktığı izi, sohbetinden tattığım lezzetin tarifi mümkün değil. Ve bugün, ben bu satırları yazarken ve siz okurken, biliyorum ki o, kapının önünde kurduğu tezgahın başında, daima hazır bulunan kalıpları, fırça ve boyalarıyla yaşamın başka bir boyutunda üretmeye devam ediyor. Aylarca, gayret ve istekle işlediği masa örtüleri, duvar süsleri ve büyük ebatlardaki perdeler de; yüreğinden kumaşa dökülen duygularla, her dilden konuşan, herkese birşeyler anlatan harikalar yaratıyor.

Nasra Teyzenin Çalışmalarından Bir ÖrnekBeyaz patiskalarında; İncil’den tasvirler, Meryem Ana, Azizler, Melekler, güvercinler ve basma kalıpların zarif motifleri en canlı renkleri, tüm yalın halleriyle, zorlamasız ve masumca kendilerine yer ediniyorlar. Kompozisyonları kendi kadar doğal, renkleri kalbi kadar sıcak, her fırça darbesi şaşırtıcı bir özgüven ve samimiyet içeriyor. Kendine özgü yorumlarındaki sonsuz anlatım; Mezopotamya’nın gizemli öykülerini, evrensel simgelerle harmanlayıp medeniyetlerle birleştiriyor. Dünya sanat tarihinin en kadim, en bilinen ve en çok çalışılmış sahnelerini, kendinden önceki hiçbir yoruma benzemeyen bir soyutlukla taşıyor bu güne ve bizi hayran bırakan gerçek bir alçakgönüllülükle tek bir ibare düşüyor köşeye; İŞLEYEN NASRA ŞİMMES(HİNDİ)

Sonsuz bir sevgi besliyor yüreğini. Gönülden emek verdiği sanatı, çok sevdiği ve hiç ayrılmadığı Mardin’de filizlenip, Ortadoğu, Avrupa ve Amerika’daki kiliseleri, evleri süslediği gibi, bugün de Mardin’den çıkıp İstanbul’da başka gözlerle kucaklaşıyor. Dünya Kadınlar Günü’nde, Koleksiyon 40. yıl buluşmalarının ikinci ayağında; ’Kadın ve Sanat’ temalı özel bir seçkiyle* sanatseverleri, dünyanın farklı coğraflarına dağılmış, binlerce yıllık geçmişin izlerini keşfe davet ediyor.


Zekiye Dayar , Güncelleme Tarihi: 9 Mart 2011

*Nasra Çilli ( Şimmeshindi) ’nin Eserlerinin Sergi Yeri :

Koleksiyon Galeri

Yer : Koleksiyon Tarabya Merkez / Sergi Süresi : 06 Mart -06 Nisan 2012

Adres : Hacıosman Bayırı, Cumhuriyet Mah. Bağlar Cad. No:35 Kefeliköy-Sarıyer 34457 İSTANBUL / Tel: 0212 363 63 63

* Nasra Çilli’ye Kadınlar Günü’nde verilen ödül haberi :

http://www.habermardin.com/NewsDetail.Asp?NewsID=6114

 
   

   


© Copyright 2008 www.suryaniler.com
tasarım: Web Tasarım