mara

             
 
SÜRYANİ TARİHİ
Süryaniler Kimdir?

Eski Tarih

Süryani Tarihinde Bölünmeler

Kilisede Tek Başına

Renkler Sırayla Solarken

Serçe Kanadında Yaşayan Bir Halk: Süryaniler

Süryaniler Azınlık Oldu da Sonra Ne Oldu?

Dilsiz Süryani Nasra Şammashindi

Ermeni ve Süryanilerin Birlikte Yaşadığı Bir Köy

Yok Edilen Uygarlığın Kültür Envanteri

Gavur Değiliz ki Biz, İnanıyoruz

Sürgünün Ne Olduğunu Ortadoğu'da Gördüm

İsmini Saklayamazsın ki...

hepsi

 
 
/ SAFRAN RENGİNDE MANASTIR: DEYRULZAFARAN

Mardin ilinin dört-beş kilometre dışında kurulu olan Deyrulzafaran manastırı Süryaniler için önemini sürdürmeye ve gerçeküstü atmosferi ile ziyaretçilerini ağırlamaya devam ediyor. Mezopotamya'nın ilk tapınaklarından birinin üzerine kurulu bulunan bu manastır belki bin yıldır üzerinde ibadet edilmesine alışık. Deyrulzafaran manastırı, bozkırın ortasında yükselen ortaçağ yapılarını andırıyor. Rahipler ve öğrencilerin manastırda yaşama biçimi de yüzlerce yıl önceki gibi...

Bir zamanlar safran rengi olan taş duvarları yıllardır üzerine sinen toz, topraktan dolayı renk değiştirmiş. Safran rengi deniliyor çünkü, yüzlerce yıl önce bu dağlarda safran çiçekleri açarmış. Bu nedenle belki Deyrulzafaran inşa edilirken sıvasında safran çiçekleri kullanılmış, manastırın duvarlarına renk versin diye. Safran çiçekleri renklerini sunmuşlar Deyrulzafaran Manastırı'na ama sonra da bu ovalardan, dağlardan çekip gitmişler. Şimdi safran bulunmadığı için yörede altın değerinde. Manastırın avlusunu çevreleyen duvarlarda bulunan taştan hayvan kabartmaları Nuh'un gemisine alınan hayvan türlerini tasvir ediyor. Manastır bu özelliği ile boz bir denizin içinde bir gemiyi anımsatıyor.

Bir manastırın yaşamını anlamak için en iyi zaman gündoğmadan önceki saatlerdir. Saat tam 04.30'u gösterdiğinde namaz başlar. Küçük çocuklar, rahipler, manastırın hizmetlileri herkes ibadete katılır. Onlar; ibadet, eğitimle insanlara faydalı olmak düşüncesindeler. Mardin ve çevresindeki ilçeler, köylerle hiç ilgisi yok bu manastırdaki yaşamın.Artık Süryanilerin sayıları giderek azaldığı için bu manastır onlar için bir sığınak gibi sanki. Yaklaşık bir saat süren ibadetten sonra tüm çocuklar mutfakta rahiplerle toplanıp kahvaltıya otururlar. İbadet ve kahvaltıdan sonra baş rahip İbrahim Türker konukları ağırlıyor; çünkü Deyrulzafaran'ın hergün mutlaka misafirleri var. Türker misafirlerle yakından ilgilenirken ikinci rahip Gabriel öğrencilere incilden dersler anlatıyor. Bu dersler bir saat kadar sürüyor sonra mıntıka temizliği başlıyor. Manastırın avlusunda bulunan kuyudan su çekilerek her taraf yıkanıyor ve öğle yemeği hazırlıkları başlıyor. Rutin içinde akşam saat 6'daki ibadete kadar vakti var. Ancak düğün, cenaze ve vaftizlerde durum değişiyor. İşte o günlerde bu mütevazı manastır sakinleri için durum değişiyor. Rahiplerin tören giysileri daha bir şaaşalı oluyor. Öğrenciler ve rahipler gelen konuklarla birlikte ibadet ediyor ama yine onlarla birlikte çok güzel yemekler yiyorlar. Dış dünyadan haberler alıyorlar.

Özellikle manastırdaki öğrenciler üzerinde büyük bir saygınlığı olan baş rahip Türker, Süryani toplumundan da aynı saygıyı görüyor. Kimi zaman gündelik manastır işlerinin dışında karı-kocaların sorunlarını bile hallettiği oluyor. Zaten Süryani'lerde asla ayrılma yok. Onlar insanın öz eşini bir kez bulduğuna ve bunun asla değişmeyeceğine inanıyorlar. Bu bazen işlerini zorlaştırsa da.

Rahip İbrahim Türker, Deyrulzafaran'ın öyküsünü şöyle anlatıyor, "Bundan yaklaşık 1600 yıl önce, Güneşe tapanlar, kendilerine bir tapınak aramışlar. Öyle bir tapınak yapmak istemişler ki, bütün Mezopotamya ovası önlerinde uzansın, ama dağların arasında da kaybolsun." Bunu gerçekleştirmek için de Mardin'in den 4 km. uzağa kurmuşlar tapınaklarını. Deyrulzafaran'ın ilk kuruluşu böyle olmuş. Güneşe tapanların tapınak olarak kurdukları dönemde böyle büyük bir yapı değilmiş Deyrulzafaran. Küçük bir yeraltı tapınağı şeklindeymiş. Daha sonra tektanrılı dinlere inanlar bu manastıra son şeklini vermişler.

Tektanrılı dinler derken Hıristiyan dünyasının Anadolu'daki ilk kiliselerinden biri Deyrulzafaran. Daha doğrusu ikincisi. Hıristiyanlığın ilk merkezi olan Antakya'daki kilise Bizanslıların akınlarına dayanamadığı için Mardin'e göç ettiklerinde Patrik 8. Mar Diyonosiyos Deyrulzafaran'a gelmiş. Ve buradaki patriklik makamını kurmuş.

Deyrulzafaran Manastırı Güneydoğu'daki Süryani kiliseleri içinde en önemlisi. 1116 ve 1932 yıllları arasında bütün patrikhanelerin merkezi olarak kabul edilmiş. Deyrulzafaran'da güneşe tapanların tapınakları olarak kullandıkları ilk bölümün hemen üzerinde 36 tane Süryani metropolit ve patriğinin mezarı var. Bu nedenle bu manastırın Hıristiyan dünyasındaki önemi çok büyük ve hala çok fazla ziyaretçi ağırlıyor. Güneydoğu Anadolu bölgesindeki ve Türkiye'deki bazı Süryaniler düğünlerini ve cenaze törenlerini hala bu manastırda yapıyorlar. Öyle ki; çok zengin olan ve büyük kentlerde yaşayan Süryaniler bile diyelim ki bir düğünleri varsa bu manastırda yapmak için neredeyse can atıyorlar ve iptidai koşullarda kilisenin misafir ağırlanan bölümünde kalıyorlar. İbadethanelerin hemen üzerinde bulunan bu misafirhanenin odalarında yalnızca yataklar ve bir de masa bulunuyor ama tel örgülü pencerelerinden alabildiğine aydınlık bir ova manzarası seyredilebiliyor.

Yine manastırın kuruluşuna dönersek; manastırın kurucuları olarak çeşitli isimler geçiyor. Mesela, Mar Şleymun adında bir rahibin bu manastırı kurduğu söylenirken bir başka söylencede ise Mar Şleymun doğunun tanınmış incil müjdecilerinden Mar Evgin'in öğrencisi. Bu manastırda Mar Evgin'in rahiplerinden Mar Binyamin ve öğrencilerinden birinin kemiklerinin Nusaybin yakınlarındaki bir manastırdan alınarak buraya getirildiği anlatılıyor.

Bu arada rivayetlerden en ilginç olanı manastırın kuruluşu ile ilgili olan değil. Ama onlar kadar dikkat çekici. Rivayet o ki; Deyrulzafaran'ın duvarlarında, ibadethanelerinde, koridorlarında adeta cirit atan akrepler soktukları insanları zehirleri ile anında öldürüyorlar. Ancak rahiplere asla dokunmuyorlarmış. İnanmak güzel tabii ki. Rahipler inandığı sürece mesele yok. Zaten yaz boyunca manastırın çatılarında uyuyan çocukların da akrepler tarafından sokularak zehirlendikleri görülmüş şey değil şimdiye kadar. Sadece misafirleri korkutuyorlar o kadar.

Deyrulzafaran Manastırı'na ilk geldiğimiz sabah, daha doğrusu sabaha karşı bize kapıyı açmakta zorlanan Samuel'i yani Süryanilerin Bahe dedikleri adamı anlatmadan geçmek olmaz. Manastırın iki ihtiyar çalışanı Samuel(Bahe) ve İbrahim gerçekten çok sevimliler. Sürekli olarak temizlik yapıyor çay, kahve ikramında bulunuyor, şeker sunuyorlar. Ayrıca manastırın tarihini anlatıyorlar. Dinlemek istemeseniz bile farketmez. Özellikle Samuel mutlaka anlatıyor ve sabah ibadetinde kesinlikle bulunuyor.

Onlar günümüz Türkiye'sinde ama yaşam olarak çok uzağında yaşıyorlar. Daha doğrusu hangi ülkede yaşadıklarının önemi yok taş duvarlarının ardında ibadetlerinden örülü yaşamlarında mutlular. Bazen ziyaret edilmeyi ve hatırlanmayı seviyorlar.

Deyrulzafaran manastırını yaz aylarında 09:00-11:30 ile 14:00-17:30; kış aylarında 08:00-13:30 ile 13:30-16:00 saatleri arasında, haftanın her günü ziyaret edebilirsiniz. Eğer bir gün siz de yaşadığınız zamanın çok öncesinde bir günün içinde yaşamak isterseniz Deyrulzafaran ve İbrahim Türker sizi sevgi ile karşılayacak

Yazı: Füsun Saka
Resimler: Süha Derbent, www.suhaderbent.com

 
   

   


© Copyright 2008 www.suryaniler.com
tasarım: Web Tasarım