SÜRYANİ TARİHİ
Süryaniler Kimdir?

Eski Tarih

Süryani Tarihinde Bölünmeler

Kilisede Tek Başına

Renkler Sırayla Solarken

Serçe Kanadında Yaşayan Bir Halk: Süryaniler

Süryaniler Azınlık Oldu da Sonra Ne Oldu?

Dilsiz Süryani Nasra Şammashindi

Ermeni ve Süryanilerin Birlikte Yaşadığı Bir Köy

Yok Edilen Uygarlığın Kültür Envanteri

Gavur Değiliz ki Biz, İnanıyoruz

Sürgünün Ne Olduğunu Ortadoğu'da Gördüm

İsmini Saklayamazsın ki...

hepsi

 
 
Nuri Kino * / BUŞRA VE MAHBUBA
Kapıyı yavaş yavaş açarak biz içeridekilere baktı. Gözleri toplulukta tek kadın olan Linda Asmar’a takıldı ve odanın içine doğru dikkatlice birkaç adım attı. Yetişkin erkekler birden seslerini yükseltmeye, birbirlerinin sözünü kesmeye ve bağrışmaya başladılar. Kızcağız bir an heyecanlandı ve duvara dayandı. Durum biraz sakinleştiğinde Linda’ya doğru son adımları attı ve bana doğru dönerek gülümsedi. Badem şeklindeki mavi gözleriyle inanılmaz derecede tatlıydı. Tam adını soracaktım ki, ortam yine kızıştı.

Türkiye’nin güneydoğusunda, Yayvantepe köyünün bir evinde, büyük bir odada yerde oturuyorduk. Şansımız vardı ki güneşli bir gündü, yoksa üşüyecektik muhakkak. Kaloriferler kapalıydı. Çünkü muhtar elektriğin açılmasına izin vermemişti, çok pahalıya maloluyor diye. Bilgisayarımın pili neredeyse bitmişken, elektriği açmaları için nihayet ikna edebildim onları. Ve böylece kadınlar da, Linda’nın bana sonradan anlattığına göre, nihayet fırını bir kez daha kullanma fırsatını buldular. Köyün muhtarı ve yakın adamları, basın tarafından fundamentalist ve aşırı islamcı olarak gösterilmişti. Bunların gerçekte ne kadar bağnaz olduklarını araştırmak istiyordum. Birçok gazetede, köylülerin hristiyanlığın en kutsal yerlerinden birini bozmakla tehdit ettikleri yazılıydı. İşin aslının ne olduğunu sordum.

Yalan söylüyorlar. Bu asılsız iddiaları yayanlar metropolit ve yakınlarıdır. Arazilerimize tecavüz edenler onlardır ve bununla yüzleştirilecek olanlar da onlardır, söylentilerle yüzleştirilecek olan bizler değil, diye bağırdı köyün en yaşlı çobanlarından İsmail Çağlayan öfkeyle.

Kapat ağzını! Daha nazik bir tarzla konuşmalısın, diyerek elini kaldırıp geri bağırdı, muhtar İsmail Erkal.

Berrak mavi gözlü kız Buşra, Linda’nın elini dikkatlice tutarak odanın dışına çıkardı onu. Başka bir odada kadınlarla birlikte oturmaları gerek. Biz erkekler ise birkaç saat daha bağrışmaya devam ettik.

Tarih, Aralığın 20’si ve İsveç’ten üç milletvekilini ve AB’nin bir resmi temsilcisini gözlemci olarak Türkiye’nin güneydoğusuna çeken mahkemenin ertesi günüydü. Mahkemenin hangi konuyu ele alacağı son ana kadar belirsizdi. Bir gazeteci olarak, ve aynı zamanda bir tür “konunun uzmanı” olarak da, 18 Aralığın daha erken saatlerinden başlayarak delegasyona eşlik etmeye başladım. Çocukluğumda bu bölgede yaşadım ve sonrasında da bölgeye çok gidip geldiğim oldu. Ve bu arada aralarında çok iyi tanıdığım Metropolitin de bulunduğu kişilerle olan doğrudan ilişkilerim sayesinde, manastırın kaderini yakından takib edebilme fırsatını buldum. İsveç siyasetçileri ve çeşitli Asur/Süryani örgütlerinin temsilcilerinden oluşan delegasyon, vali, kaymakam ve manastırın ait olduğu bölgenin başsavcısıyla görüşmeler yaptı. Aralarında yaklaşık otuz tane fakir çocuk ve yetmişe yakın korumasız sakiniyle bir manastırın islamcılar tarafından yokedilmekle tahdit edilmesine Türkiye’nin nasıl izin verdiğini öğrenmek istiyorlardı. 

Tehditler, suç duyurusunun yani şikayetin, bir kopyasının temin edilmesinden sonra kamuoyona açıklanmış oldu. Manastıra komşu üç köyden birer müslüman dinine mensup muhtarları tarafından imzalanmış şikayette, birçok hususun yanısıra, manastırın devlet karşıtı faaliyetlerine son vermesi talebi de vardı. Şikayet, biri diğerinden gülünç, tam on noktadan ibaretti. Şikayette yer alan bir cümle, beş bin kişinin 14 Aralık tarihinde kışın soğuğuna aldırmadan Södertelje’de dışarıya çıkmalarına neden oldu. Bu cümlede şöye deniliyordu: "Fatih Sultan, ağaçlarından bir dal kesenin kellesinin kesileceğini söylemiş". Şu anda Irak’ta oup bitenin neredeyse aynısı, gayrı müslümler bölgede bir ağaca bile dokunsalar, öldürülmekle tehdit ediliyor. İşte bu nedenle Södertelje sakinleri de, aşırı islamcıların baskı, zulüm ve öldürmelerine dur demek istedi ve şehir meydanında toplanıp manastır sakinleriyle dayanışmalarını gösterdiler. Peki neden bu kadar önemlidir bu manastır?

Mor Gabriel ManastırıMor Gabriel; Mor, “aziz” anlamına geliyor ve Gabriel de manastıra adını veren azizin adı. Ben bir Asurum. Bize aynı zamanda Süryaniler ve Keldaniler de deniliyor. Yayvantepe köyü idari olarak doğum yerim olan Midyat’a bağlıdır. Tanrı hizmetçilerinin dağı anlamına gelen "Turabdin" yöresinde yer alır, veya tam olarak kuzey Bethnahrin, yani Mezopotamya’nın kuzeyinde bulunur. Bir çok kişi, medeniyet beşiğinin burası olduğunu ve dolayısıyla hem medeniyetin ve hem hristiyanlığın burada başlayıp şekil aldığını söyler. Mor Gabriel manastırı 1600 yıldan beri burada mevcuttur. Kuruluşu M.S. 397 yılına dayanır. Burada İsa Mesih’in dili konuşulur ve öğretilir; ki bu dilin, yani Aramca’nın, modern bir versiyonunu biz de günlük yaşantımızda konuşuyoruz. Ancak yapılan şikayetle şimdi, üç müslüman muhtarın bu manastırın yerle bir edilmesini tehdit ettikleri söyleniyor.

18 Aralık günü hem çok yoğun, hem çok duygulu bir gün oldu. Delegasyon, Türk Milli İstihbarat Teşkilatınca gözlemlendi ve korundu. Günün görüşmeleri gerginlik doluydu. Örneğin, valiyle görüşmemizde manastır hakkındaki suçlamarı yüksek sesle okumasını istedim. Suçlamaları okuduğunda onun görüşünü sordum. Önce güldü, sonra öfkelendi ve bunların yalan ve saçma iddalarla dolu olduğunu söyledi. Kaymakam da aynı şeyi yaptı. Ne var ki, tapu ve kadastro dairesi, manastıra ait yüksek bir duvarla çevrelenmiş 670 hektarlık arazinin 270 hektarının aslında devlete ait olduğu görüşüne varmış. Oysa herkes, yani hem Süryani Kilisesi ve hem devlet, bu duvarın manastır sakinlerini koruma amacıyla yapılmış olduğunu çok iyi biliyor.

Savcı, İsveç’in mahkemeye gözlemci olarak tam bir delegasyon göndermesini ise neredeyse gülünç gördü. İsveç’in Sosyal Demokrat Partisinden milletvekili Yılmaz Kerimo da "manastıra yöneltilen bir tehdit Türkiye’nin demokratikleşme sürecine yöneltilmiş bir tehdittir aynı zamanda. Türkiye, ülkenin demokratikleşmesi konusunda niyetinin ciddi olduğunu göstermelidir. Laftan eyleme geçilmelidir. Mesela manastırın haklarını güvence altına almak bu bağlamda iyi bir jest sayılabilir" diye cevap verdi. İsveç’in Ankara Büyükelçiliğinde birinci sekreter olan Helena Storm, bütün AB’yi temsil etmekle görevlendirilmişti. Storm daha baştan itibaren, vali, kaymakam ve savcıya, İsveç’in her zaman Türkiye’nin AB’ye üyeliğini en çok destekleyen ülkelerin başında geldiğini ve bu nedenle Türkiye’de insan hakları ve azınlık haklarının, Kopenhag kriterlerinde öngörüldüğü gibi uygulanmasının İsveç devleti tarafından da önemsendiğini açıkladı. Türkiye, kendi azınlıklarını koruma yükümlülüğüne imza attı. Bazı ülkelerin, İsveç’i, Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediği için sert bir şekilde eleştirdiğini ve Mor Gabriel Manastırına yöneltilen bu tür tehditlerin AB üyeliği süreci için iyi bir durum oluşturmadığını iletti. Storm, AB’nin adli sürecin her adımını takib edeceğini de sözlerine ekledi.

Çok yoğun bir gün olmuştu. Çok şey söylendi ama çoğu boş laftan ibaretti. Sonradan iptal edilen bir sürü karar alındı. Fakat sonuçta her üç köyün sakinlerinin manastıra yönelttikleri suçlamalar ortadan yokolmuştu sanki. Bunlar hiç olmamış gibiydi. Ertesi gün mahkeme yapıldı. Yaklaşık yirmi kişi vardık mahkemede. Sadece on dakika sürdü. İşlenen tek konu, gelecek müzakere için tarih saptama oldu. Mehkemenin çıkışında bir Türk gazeteci bana, Türkiye’de iki yüz aydının, Birinci Dünya Savaşı sırasında hristiyanlara yapılan soykırıma dikkat çekmek amacıyla başlatmış oldukları özür dileme kampanyası hakkındaki görüşlerimi sordu. Gazetecinin bu sorusunu, duygularımın hakim olmasına izin vererek "bu kampanya, yapabilecekleri en az şeydir" diye yanıtladım. Hem manastır temsilcileri ve hem köy muhtarlarıyla yapılan söyleşilerde de üstün basan zaten yine duygular olmuştu. Gün, Aralığın 20’si olmuş, delegasyon eve dönmüş ve ben hala muhtarın evinde oturuyordum.

Metropolit de bizimle paylaşmalıdır. Manastır bu arazilerin hepsine muhtaç değil, bir kısmını bırakabilirler. Biz Müslümanlar çoğunluğuz dedi, geleneksel ufak oval bardaklara çay doldurmakta olan adam.

Tehditlerle dolu şikayet belgesini çıkartıp, birileri şikayeti imzalamış olan üç adama telefon
edebilir mi, diye sordum. Muhtar birkaç kez telefon etti, ancak imza sahipleri benimle konuşmak istemediler.Peki burada oturan sizler, şikayette neler yazıldığını biliyor musunuz? Birbirlerine utançla bakan yedi adamın nerdeyse bir ağızla verdiği yanıt: "hayır, biz ne okuma ne de yazma biliriz."

Peki, şikayeti imzalayanlar yazma biliyor mu?

Mor Gabriel Manastırının İçiSonuçta onların da yazma bilmediği çıktı ortaya. O zaman geriye şöyle bir soru kalıyor: Şikayeti kimler yazmıştı peki? Ve üç köyden birer köylü neden imzalamıştı şikayeti? Muhtar, ilkin şikayeti kimin yazdığını bilmediğini söyledi. Israrla birkaç kez sorduğumda, "devlet görevlisi bir avukat" yanıtını aldım. Ama bu avukatın adını sorduğumda yanıt bir başka oldu. Muhtar ve diğerlerinin çarşıda öylece karşılaştıkları bir avukat oluvermiş birden. Ne adını, ne şeklini hatırladıklarını söylediler. Hem muhtar hem diğerleri, manastıra karşı yapılan şikayetin neler içerdiğini bilmediklerini kararlılıkla belirttiler. On noktadan oluşan suçlamaları bir bir okudum. Örneğin manastırın devlet karşıtı faaliyetler yapmakta olduğuna dair suçlamayı. Bunun doğru olduğunu yani manastırın devlet karşıtı faaliyetler yürüttüğünü hepsi bir ağızdan söyledi. Fakat bu faaliyetelerin neler olabileceği sorusuna herhangi bir yanıtları yoktu. Diğer suçlama noktalarında da durum aynı oldu.

Vali, sizi bir düzine gerici köy budalası gibi görüyor, siz ne diyorsunuz buna, diye sorma zorunluluğunu hissettim kendimce.Haklı, vali haklıdır. Bizler bir düzine köy budalasıyız. Öyle olmasaydı bu şekilde kullanılmamıza yol vermezdik, diye tepki gösterdi aralarından biri. Kullanılmakla ne demek istiyorsun? Kim veya kimler kullandı sizleri, diye sormaya devam ettim.

Hepsi yere bakarak çaylarını yudumlamaya devam ettiler. Sorunun cevabını kendim bulmam gerektiği görüşündeydiler anlaşılan. Ama aynı zamanda, Fatih Sultan’ın sözlerinin geçerli olduğunu da vurgulayıp, bir müslümanın arazisini bozan birisinin kellesini kesmeye hazır olduklarını, en azından sembolik olarak, açıkça vurgulamaktan da geri kalmadılar. Ben, Linda Asmar, şoförümüz ve yardımcımız, hafızamızda birçok soruyla, ama aynı zamanda birçok yanıtla da terkettik köyü.

Bu sorulardan bir tanesinin cevabını ancak İsveç’e geldikten birkaç gün sonra buldum. Aynı benim gibi Midyat doğumlu T.B.M.M. milletvekili Süleyman Çelebi vermişti cevabı. Evrensel.net gazetesi Sayın Çelebi ile bir söyleşi yaptı. Söyleşiyi yapan gazeteci, Çelebi’nin hem feodalist ve hem dinci açıklamalar yapan biri olarak ortaya çıkmasını sağlamış. Manastırın kapatılmasını isteyen her üç köyün oy verme hakkına sahip sakinleri, tamamen Çelebi’ye ve partisine oy vermişler. Süleyman Çelebi, bazılarınca demokrasinin savunucusu gibi görünen ve bazılarına göre ise islamlaştırma gayretleriyle ülkeyi helaka götürmekte olan iktidar partisi AKP’nin üyesi ve milletvekili. Gayrı müslümlerin Türkiye’yi kendi keyiflerinden terkettiklerini ve baskı konusunda yalan söylediklerini, tüm karşıt kanıtlara rağmen, ileri sürüyor Çelebi söyleşide. Ayrıca kendi aşiretinin Asur/Süryanilerin koruyucuları olduklarını da söylüyor. Hem kendisinin tarafsız olduğunu savunuyor hem de manastırı arazi gaspetmekle suçluyor. Yazı, Süryaniler/Asurlar Türkiye’den keyfi mi göç etti sorusuyla bitiyor. Bu soruyu şöyle yanıtlıyor gazeteci:

"Her ne kadar AKP’li milletvekili Süryanilerin keyiflerinden göç ettiğini ileri sürse de Midyat’ta Süryaniler, önce 1915’te öldürüldüler ya da göç ettiler. 1950 ve ‘60’larda yükselen ve 6-7 Eylülleri yaşatan ırkçı saldırılar, 1974-75’te Kıbrıs olayları nedeniyle gördükleri baskılar yüzünden göç ettikleri biliniyor. 1980’lerde 12 Eylül baskısı ve 1990’larda ise çatışmalı ortam nedeniyle bir kısım köyleri asker tarafından boşaltılan ve 2000’li yıllara kadar yasak bölge ilan edilen Süryanilerin göçünde, Hizbullah’ın tehditleri de etkili oldu. OHAL döneminde Midyat’ta yaklaşık 50 Süryani faili meçhule kurban gitti."

Kırk yılı aşkın ömrüm boyunca Türk aydınlarının sürekli feodal sistemi yıkmaya çalışmakta olduklarını duydum. Ama feodal sistem şimdi yine geri gelmiş gibi. Ve belki de modern zaman içerisinde her zamankinden daha güçlü bir şekilde. Siyasi seçimlerde kendi partisine oy toplayabilmek için AKP, büyük ailelerden ve/veya aşiretlerden temsilciler seçmektedir. Seçimler elbette ki özgür ve bir anlamda da demokratik oldukları da söylenebilir. Ama bu aynı zamanda bir tür gerilemedir de. Ve Türkiye, tahsilsiz köylülerin daha eğitilmiş liderlerce kullanıldığı bir ülke olma tehlikesiyle yeniden karşı karşıya kalmaktadır.

Mor Gabriel ManastırıMor Gabriel Manastırına karşı geriye iki mahkeme kalıyor. Bunlardan bir tanesi manastır sakinlerini koruma amacıyla inşa edilen duvarın kanunsuz olup olmadığı üzerine olacak. İkinci mahkeme ise, duvarın içinde kalan 270 hektar araziye elkoyduğu için tapu ve kadastro dairesi hakkında manastırın açmış olduğu davadır. Bu duvarın manastır sakinlerinin korunması açısından gerekli olduğu kuşkusuzdur. Tapu ve kadastro dairesinin "işlenmemiş yabani ormanlık arazidir" gerekçesiyle 270 hektar alanın devlete ait olması gerektiğini savunması da tuhaftır. Yoksa feodal ağaların güç gösterisi mi var işin içinde? Manastır, 1937’den bu yana bu arazi için vergi ödemiş, bu ormanı ve araziyi asırlardır korumuş ve tasarruf ettmiştir. Yani bu arazi söylendiği gibi "kullanılmamış" değil.

Eve dönüş yolunda, başka bir tarihi manastırı ziyaret ettim, Deyrulzafaran manastırını. Orada küçük bir hristiyan kızla karşılaştım. Adı Mahbuba ve badem şeklinde kahverengi gözlere sahip. Kuzey Irak’ın Musul şehrinden, bazı müslümanların baskısından yeni kaçmış, ailesi de var yanında. Barınacak ve korunabilecek bir yer için manastıra sığınmışlar. Birden, yaşlı bir köylüyle aramızda geçen, Irak’ta gayrı müslümlere yapılan islamcı baskılar konusunda bir tartışma geldi aklıma. Şöyle diyordu yaşlı adam: "Şu anda Musul’da yapılanlar yüzünden bizi suçlayamazsın. Bunun hesabı oradaki müslümanlardan sorulmalı."

Ama Avrupa’da bir karikatürcünün Muhammed’in resmini çizmiş olması nedeniyle, gayrı müslümlere karşı Midyat’ta yapılan yürüyüşe sen de katıldın. Polis sizi durdurmasaydı eğer, pekala kötüleşebilirdi durum.

Ama pegamberimize saygı göstermek zorunda olduğunuzu anlamanız lazım. Peki o halde neden Danimarkalı bir karikatürcünün yaptıklarından dolayı Türkiye’nin güneydoğusundaki gayrı müslümler taciz edilsin?

Bu soruya ne cevap vermek istedi ne de verebildi yaşlı adam. Birinci Dünya Savaşı sırasında, onun çevresinde, Türkiye’de, Asurların/Süryanilerin, Ermenilerin ve Yunanlıların neden kıyıldığı sorusuna da cevap veremedi. Anonim kalmak istiyen müslüman bir çocukluk arkadaşım beni havaalanına götürdü. O da benim gibi aynı sokakta doğmuş Midyat’ta. Benim babam ve onun babası dostturlar. Yolda giderken radyodan, daha önce delegasyonla görüşen vali Mehmet Kılıçlar’ın başka bir göreve atandığını duyuyoruz. Dostum, bu atmanın muhakkak manastır hakkındaki mahkemelerle ilgisi olduğuna inanıyor. Dostuma müslüman kız Buşra’nın ve hristiyan Mahbuba’nın birer fotoğrafını gösterdim. Yaşamakta oldukları deneyimler sebebiyle gelecekte düşman olabilecek iki tatlı masum kız çocuk...

*Nuri Kino: Midyat doğumlu araştırmacı gazeteci ve yazar, İsveççe'den çeviri: Fehmi Barkarmo 

Kaynak: Evrensel , Güncelleme Tarihi: 26 Ocak 2009

 
   

   


© Copyright 2008 www.suryaniler.com
tasarım: Web Tasarım