mara

             
 
SÜRYANİ TARİHİ
Süryaniler Kimdir?

Eski Tarih

Süryani Tarihinde Bölünmeler

Kilisede Tek Başına

Renkler Sırayla Solarken

Serçe Kanadında Yaşayan Bir Halk: Süryaniler

Süryaniler Azınlık Oldu da Sonra Ne Oldu?

Dilsiz Süryani Nasra Şammashindi

Ermeni ve Süryanilerin Birlikte Yaşadığı Bir Köy

Yok Edilen Uygarlığın Kültür Envanteri

Gavur Değiliz ki Biz, İnanıyoruz

Sürgünün Ne Olduğunu Ortadoğu'da Gördüm

İsmini Saklayamazsın ki...

hepsi

 
 
/ AĞACINDAN AYRI DÜŞMÜŞLERE

BİRGÜN GAZETESİ BERNA AKKIYAL,

Hakan
Aytekin'in ucu TRT'ye ve Orhan Gencebay'ın 'Hasret Rüzgarı' şarkısına uzanan bir tesadüf üzerine hazırladığı aynı adlı kitap, Türkçe, İngilizce ve Süryanice olarak basılarak okurların 'belleğine ekildi'. Palais de Hollande'ın desteğiyle hayat bulan kitabın grafik tasarımı Gülizar Çuhacı ve Hakan Aytekin, Süryanice çevirileri ise Eliyo Dere ve Ferit Altınsu'ya ait. İngilizce çevirisini Şenay İdalı Karatekin'in üstlendiği çalışmanın tüm fotoğraflarında ise Hakan Aytekin'in imzası var. Eylül ayında tamamlanan eser öte yandan, İnsan Hakları Fonu'nun da desteğini ardına almış görünüyor. Farklı dil ve kültürler ile inançlara mensup olmanın, insanların birbirini sevmesine asla engel olmaması dileğini bu kitapla görselleştirenAytekin'le, açtığı pencereden esen hikâyesinde salındık.

İsa Bakır'ın Köyü Harabemiş'kenin Hemen Karşısında Yer Alan Süryani Köyü Sederi » İsa Bakır'la tanışmanız nasıl oldu?
Yıl 1992 idi. Arkadaşım İrfan Eroğlu, Ankara'da TRT binasının olduğu yolda yürürken bir çöp tenekesinin önünde bir mektup yığınıyla karşılaşmış. Gayri ihtiyari bir refleksle de bu mektupları karıştırmış. İlgisini çeken birkaç mektubu bana getirdi. İçlerindeki en etkili olan İsa Bakır'ın mektubuydu. İsa Bakır, TRT-INT'teki 'İstekleriniz' programına yazmıştı mektubu ve Orhan Gencebay'dan 'Hasret Rüzgârı' şarkısını çalmalarını istiyordu. Bir mefhum olarak İsa Bakır'la böyle tanıştım.

» Mektubu okuduğunuzda sizde nasıl bir etki yarattı, bu etki sizi nereye sürükledi?
Mektup doğduğu topraklardan çok uzaklara düşmüş ama bir türlü o coğrafyayı, o coğrafyada yaşadığı hayatı aklından çıkaramamış birindendi. Üstelik toprağından ayrı düşen sadece bu mektubun sahibi değildi. Kendisi gibi dünyanın dört bir yanına saçılmış olan akrabaları için istiyordu 'Hasret Rüzgârı'nın çalınmasını. Mektubun her satırı özlem kokuyordu. İsa'nın nazik, ürkek dili ise olağanüstü bir bilgelik taşıyordu...
O güne kadar Süryaniler hakkında çok az bilgi sahibiydim; sadece Anadolu'da yaşayan Hıristiyan bir topluluk olduklarını biliyordum. Mektup beni bu halk üzerinde çalışmaya sürükledi. O günden sonra bu konuda yazılmış kaynakları okumaya başladım, uzmanlarla sohbet ettim, bölgeye gidiş-gelişlerimde Süryanileri daha çok merkeze oturtmaya çalıştım. Giderek böyle bir alanı bir belgesel film çekmek için neredeyse yegâne alan olarak görür oldum. Süryanileri işleyen bir belgesel film çekmeyi çok istiyordum ama istekle olanağı bir araya getirememiştim. Aradan yıllar geçti...

» Mektuba ne kadar zaman sonra ve hangi yolla cevap verdiniz?
Elime geçtikten tam dokuz yıl sonra mektuba cevap verdim. 2001 yılının şubat ayında birgün 'Keşifler Atlası' belgesel dizisinin içinde bir bölüm çekip çekmeyeceğim sorulmuştu. "Ben de konusuna bağlı" demiş, aldığım yanıt 'Süryaniler' olunca da iki-üç gün içinde kendimi Turabdin'de (Mardin ve çevresi) bulmuştum. Sonuçta, Türkiye'deki Süryanileri işleyen ilk belgesel filmlerden biri olan 'Işık Sesini Arıyor'u gerçekleştirdim. Film televizyonda yayınlandıktan kısa bir süre sonra, beni adeta bu alanda çalışmaya iten mektubun sahibi, o tanımadığım, hayatta olup olmadığını bile bilmediğim İsa Bakır'a kısa bir mektup yazıp teşekkür ettim. Bir vefa borcunu ödemek gibi bir duyguyla yazmıştım o mektubu... Ama İsa Bakır'dan ne ses çıktı, ne seda. Birkaç gün sonra bu tanımadığım insana gıyabında bir mektup daha yazdım. Ve o mektup elden ele dolaştı, dergilerde ve web sitelerinde yayınlandı. Epeyce bir süre sonra Süryani arkadaşım Şabo Boyacı hepimizi mutlu eden bir haberle çıkageldi. İsa'nın hayatta olduğunu ama elimizdeki ilk mektuptaki adresinin değişmiş olduğunu saptamış, yeni adresi de bulmuştu. Dergilerde basılan mektubu bu yeni adrese de yolladım. Ama sonuç yine hüsrandı. İsa'dan yine ses-seda çıkmadı. Ta ki, 365 gün geçene kadar. Birgün İsa'dan gelen ve posta kutusuna sığamayan bir mektupla karşılaştım. Sonrasını tahmin edebilirsiniz... Karşılıklı bir iletişim serüveni...


Kilise'de Perdeler Çekiliyor» Belgeselinizin konusu ve ele aldığı bölge neresiydi? Bu çalışma sırasında ne tür verilere ulaştınız. Örneğin; İsa'nın ya da cemaatin diğer üyelerinin dağılıp gitmiş gençliklerine ya da artık yaşayamadıkları yaşam alanlarına ilişkin bir resme ulaştığınızı hissettiniz mi?
Ben bu alanda çalışmaya başladığımda Süryanilerin yurtdışına olan göçleri artık neredeyse bitmişti. Giden gitmiş, kalan sağlar kimin olmuştu, belli değil... Bu yok oluşun geride bıraktığı tortuya çevirecektim kameramı. Bölge Turabdin'di; yani Mardin, Midyat, İdil ve yakın çevresi. Önümde de iki seçenek vardı: ya Süryani kültürünü ya da Süryani göçünü anlatabilirdim. Tercihimi birinci seçenekten yana kullandım. Çünkü bu halkı ve kültürünü Türkiye'deki pek çok kişi hiç bilmiyordu. Bilenlerin büyük bir bölümü de yanlış ya da eksik biliyordu. Oysa bu kültürel zenginlik kör gözlerin önünde uçup gidiyordu. Bu nedenle yapmam gereken ilk Süryani filminin ağırlıklı olarak bu kültürün tanıtılmasını hedeflemesi gerektiğine inandım. Süryani göçü ve diaspora gerçeği ise filmin finalinde ortaya çıkıyor; sanki her şey güllük gülistanlıkmış gibi görünen filmin sonu, Süryanilerin o coğrafyadaki trajik sonlarına yollama yapıyordu.

» Süryanilerle ilgili çalışmış ve o çevreyle tanışık bir kişi olarak, Süryanilerin topraklarından sökülüp atılmış olmalarına tepkileri nasıl? İsa Bakır'ın tavrından, o topraklarla Türkiye'yi birbirinden ayırır bir tavrı var gibi geldi bana.
Evet, giden gitmiş, yeni coğrafyalar(ın)a. Ama orada kalıp hâlâ direnenler de var. Örneğin Ömerli'de kalan son beş Süryani'den biri olan Danyal Akdemir "Avrupa Mardin'e gelse gitmem oraya" diyor. Belki de filmimde en çok akılda kalanlar bugün tek bir cemaati kalmamış olan Zaz Köyü'ndeki kilisenin içindeki terkedilmişliğin görüntüleri ile Danyal Akdemir'in bu kararlı sözleri oldu... Yurtdışında olmak burayı özlemek anlamına geliyor. İsa Bakır'ın bir sözü var, onu anmadan geçemem. Diyor ki: "Dönme isteğim yüzde 100 ama dönme olanağım yüzde 49." Bu şu anlama geliyor. Biz artık ne oralıyız, ne buralı...

» Yüz yüze tanışana dek nasıl bir mektuplaşma süreci yaşadınız? Birbirinize karşı hitap üslubunuz çok dostça ve kardeşçe. Bu yakınlığın kaynağında ne vardı sizce?

Coğrafya'da O Kadar Güzel Agaçlar Var ki...Kaynak belli: İnsan olmak; 'insan'ı 'kimlik'lerinden bağımsız biçimde öncelikle 'insan' olarak kabul etmenin gerekliliğine inanmak. Karşındakini 'öteki' olarak görmemek ama 'kimlik'lere de sonuna kadar saygılı olmak. Ben bu mektuplaşma sürecini şöyle özetliyorum: İnsan olmanın dayatılan iki yüzü var: 'biri' ve 'öteki' olmak. Oysa biz bu kitapta ne 'biri'yiz, ne 'öteki'.

Birbirimizi koşulsuz olarak kabul ettiğimiz için satırlarımız dostça ve kardeşçe gelişti. Aralıklarla da olsa yazışmayı sürdürdük. Hatta yüz yüze tanıştıktan sonra, birbirimizin telefonlarını bilir, telefonda konuşur hale geldiysek bile mektuplaşmayı kesmedik. Mektup, savunulması gereken en içten, en dolaysız haberleşme araçlarından biri. Üstelik de ses gibi söylediği anla sınırlı kalmıyor...

'Köye gittim ve köklerimi buldum. Ama, biraz eğilmişti'

Turabdin'de Nasırlaşmış Bir  Süryaninin Ellleri» İsa Bakır'ın gençliğinin ve çocukluğunun geçtiği topraklara yaptığı yolculuğun (özellikle de ikinci yolculuğun) bu çalışmaya etkisi nasıl oldu?
Bu İsa için herhalde yirmi yıldan çok zamandır duyduğu özlemin bir nebze olsun giderilmesi anlamına geliyordu. Yalandan da olsa, orayı tekrar görebilmek İsa'yı mutlu etmişti. Benim açımdan ise bambaşka etkiler yarattı. 'Hasret Rüzgârı' kitap projemin İsa'nın köyü Harapmişki olmadan olamayacağına karar verdim.


» Siz bu yolculuktan sonra karşılaştınız İsa'yla,İstanbul'da. Nasıl bir görüşme oldu bu?

Evet, İsa'yla da ilk kez onun yıllar sonra köyüne ilk kez gittiği günlerde karşılaştık. Bakırköy'de bir otelin lobisinde... Tekrar diasporadaki dünyalarına dönecek olanla bütün 'diasporikler' gibi, onun da havaalanına yakın olmasını tercih ettiği otellerden birinin lobisinde. Onca yazışmamıza rağmen birbirimizin görüntüsünü bilmiyo rduk. Fotoğraflarımızı yollamamıştık birbirimize. Ama ben onu, o beni hemen tanıdı. Çünkü ikimizin gözleri de sevgiyle birbirini arıyordu. O karşılaşma sırasında ona bir soru sormuştum:
Turabdin'de Terkedilmiş Köyler"Köye girer girmez gözün ilk neyi aradı?" diye. O da, "Dedemin harman zamanı gölgesinde oturduğu ağaç" demişti... Belki bilinçle, belki bilinçaltıyla toprağa bıraktığı izleri, köklerini arıyordu... "Peki, bulabildin mi İsa?" diye sormuştum, o da "Buldum, ama biraz eğilmişti" diye yanıtlamıştı...

Nitekim ondan iki yıl sonra ben de bu ağacın peşine düştüm. O terk edilmiş olan ve bir gün mudaka geri dönecekleri umudunu yitirmeyen Harapmişkililerin köyüne kadar gittim...


O ağacı buldum... Kitabımı da 'ağacından ayrı düşmüşlere' ithaf ettim.



Bilgi için İnternet:
www.hasretruzgari.org

BİRGÜN GAZETESİ, BERNA AKKIYAL , Fotoğraflar: Hakan Aytekin

Güncelleme Tarihi: 28 Ekim 2006

 
   

   


© Copyright 2008 www.suryaniler.com
tasarım: Web Tasarım