SÜRYANİ TARİHİ
Süryaniler Kimdir?

Eski Tarih

Süryani Tarihinde Bölünmeler

Kilisede Tek Başına

Renkler Sırayla Solarken

Serçe Kanadında Yaşayan Bir Halk: Süryaniler

Süryaniler Azınlık Oldu da Sonra Ne Oldu?

Dilsiz Süryani Nasra Şammashindi

Ermeni ve Süryanilerin Birlikte Yaşadığı Bir Köy

Yok Edilen Uygarlığın Kültür Envanteri

Gavur Değiliz ki Biz, İnanıyoruz

Sürgünün Ne Olduğunu Ortadoğu'da Gördüm

İsmini Saklayamazsın ki...

hepsi

 
 
Coşkun Toksoy / ERBİL YÜREĞİMİN ACI ÇIĞLIĞI

Hayatım da hiç yaşamadığım duygularla yola koyulmuştum, sadece ben değil benle beraber Ferit ve Faruk abimin de yüzlerinden okunuyordu değişik duygular. Hiç yaşamadığımız derin nefes alıp verişlerle çıktık yola. Tedirgindik, korkak adımlar atıyorduk ya da atıyordum, yüzümüz de sahte bir tebessüm vardı hatta. Daha da garibi ise yolculuk boyunca saçma sapan espirilerle gülmeye çalışıyorduk. Aklımız pek başımız da değildi yada ben kendimden ötürü öyle hissediyordum. İstanbul'dan Ankara aktarmalıydı uçağımız, Ankara'ya vardığımız da uçağımızın kalkmasına tam tamına yarım saat vardı ve koştura koştura dış hatlara gidiyorduk. İstanbul'da Ferit arkadaşımızın Erbil biletini kesmemişlerdi bunun telaşı ile duygularımız gittikçe tedirginlik boyutuna geçmişti. Neyse ki bilet işini halledip uçağa yetiştik. Ben Güvenlik koridorunda kalbim sıkışarak beklerken, Faruk abim ise uçak giriş kapısın da görevli arkadaşlarla iletişim kurmaya çalışıyordu. Ferit ise pasaport kontrolün de ...

Neyseki sağ sağlim indik Erbil'e gece 3 sularında, bir taksi tutup önceden ayarlanan otele doğru hareket ederken. Gece ıssız ve soğuk, yorgunluk desen alışılmayan bir illet. Sersem bakışlarla gidiyoruz Otele doğru, Otele girmemle yatağa geçmem arasında ki 10 dakikalık zaman, uykusuzluğumun en tahammül edilmez zamanıydı. Yatmadan önce saat 07:00'a alarmı kurma kararı alıp acımtrak düşüncelerle yatağa başımızı koyuyoruz...

07:00'a kurduğumuz alarma uyanamadık lakin 08:00'da Faruk abimin Arkadaşlar haydi geç kalmayalım sesiyle uyanmaya çalıştık. Geç saatte yatmış olduğumuzdan, uyanma sıkıntısı çektik ama başardık. İmkan doğrultusunda İnternetten For Towars'ın yanında bulunan kiliseyi aradık, lakin bulamayınca kendimizi sokaklara attık. Kaldığımız otelin resepsiyon görevlisine kiliseyi sorduk, bize yakın da olan bir kilise tarif etti oraya doğru yola koyulduk yürüyerek. Sanırım 15 dakika sürdü. Orada da sanırım 40-50 adet çadır olduğunu gördük. Fakat Seyidne Davut'un olduğu Kilise değilmiş. Oradan aşağıya doğru yürürken bir kilise daha olduğunu öğrendik. Varmadan önce polis merkezi gördük ve oraya sorduk. Tam ters istikamette olduğunu söyledi. Bizde geriye dönüp yürümeye başladık. Kaldığımız Otelin 2 alt caddesine doğru tarif aldık. Mahalleler arasın da gezerken aldığımız tarifin buralarda olmayacağını düşünüp Hasyo Davut'u aradık ve kiliseye yakın olduğumuzu öğrendik. Sanırım 40 dakikadır yayan bir şekilde yollardaydık ve daha 20 dakikalık yolumuz daha olduğunu bilmiyorduk. Derken bir kişiye daha sorma gereksinimi duyduk, sorduğumuz kişinin de oraya gittiğini öğrenince Allahın bize gönderdiği rehberle düştük yollara.

Yolda gözüm sürekli bir Çan Kulesi arıyordu. Yorgundum, uykusuzdum, içimin sıkıntısı geçmek bilmiyordu ve çan kulesini gördüğümde yolun bitmiş olduğunu anlayıp derin bir nefes alacaktım; sancıyan yüreğime bir nefes olacaktı çan. Fakat Çan'ı olmayan, hatta bir salondan kiliseye çevrilmiş bir yere geldik. Benim yüreğime çekeceğim nefes de yarım kaldı. Kilisemiz gayet temiz ve sıcak. Fakat yakının da kamp yoktu. Ben kilisenin arkasında bir kamp olduğunu bildiğimden kampı görmemiş olmam beni üzdü. Umudum ayin bittikten sonra kamplara gitmekti. Kilise bittiğinde bereketimizi alıp, Seyidnemizle de konuşup kaldığımız otele doğru hareket ettik bizi otele bırakacak olan papazımız eşliğinde. 1-2 saat sonra bizi otelden alıp Seyidnenin kaldığı eve götürmek üzere geri gelecek olan papazımızla vedalaşıp otele girdik. Çantalarımızı bırakıp açlıktan fenalaşmadan Erbil yemeklerinin güzel olduğunu öğrendiğimiz lokantaya doğru yürümeye başladık; aklım da kamplarda beraber yemek yiyeceğimi düşlediğim çocuklar eşliğinde. Gittiğimiz lokanta da yemekler inanılmaz güzeldi, fakat ben kamplarda kalan kardeşlerimle aynı kaptan yemeği düşlerken 1.sınıf lokantada yemek yediğimden dolayı çok memnun değildim.

Ve bu memnuniyetsiz halim gün boyunca devam edecek gibiydi. Yemeklerimizi yiyip, tadına vurulduğumuz çaylarımızı bitirip dinlenmek için otele geri döndük. Döner dönmez geceden kalma yorgunluğumu gidermek için direk yatağa girdim. Daldıktan 10 dakika sonra telefon çaldı, Papazımız bizi almaya gelmişti onun için aramışlar bizi. Uykunun vermiş olduğu sersemlikle elimizi, yüzümüzü yıkayıp hızlı bir şekilde aşağıya indik. Seyidnemizin yanına geldiğimizde saat 15:00'a yaklaşıyordu. Biraz sohbet edip ufak bir röportaj yapmak istediğimizi ve daha sonra kampları ziyaret etmek istediğimizi belirttik. Lakin bu sefer de istediğimiz gibi gitmedi planımız. Konuşacak olduğumuz konu büyük olunca, sohbet kısa sürmedi. Yapmış olduğumuz röportaj bittiğin de saat 18:00'a yaklaşıyordu. Diyeceksiniz ki 3 saat de ne çektiniz o kadar? Röportaj Seyidnemizi ziyarete gelen İtalyan bir misafirin 40 dakikalık sohbetiyle bölündü malesef. Bu gelen misafirin en ilginç yanı ise bir ruhaniye hediye olarak Limonçello getirmiş olmasıydı. Ve hediyesini sunarken sanki adamın Limonçellonun pazarlama müdürü sanırsınız. O el hareketleri, mimikler, şişenin özellikleri, nasıl içilmesi gerektiğini tarif edişi. Hayretler için de bırakmıştı beni, Seyidnemizin ben içki içmiyorum demesine karşılık adam ısrarla getirdiği hediyenin reklamını yapıyordu.

Havanın kararması ve bizim çekimlerin uzamasıyla saat 20:00'da artık kamplara gidemeyeceğmizi anlamış olduk. Biz de sohbete devam ettik. Sohbetin ne kadar güzel geçtiğini size nasıl tarif edeceğimi kestiremez durumdayım. Sıcacık yüreğiyle evlatlarını kucaklayan bir babanın tarifi nasıl yapılır ki? Hangi cümleler anlatmama yardımcı olur bir babanın şevkatli kollarını.. Akşam yemeğini hep birlikte dua ederek yedikten sonra, çaylarımızı içip müsade istedik. Otele vardığımız da hala kampları gezememiş olduğumuzdan ötürü üzgünlüğümüz devam ediyordu. Moralimi yükseltecek olan kişiye mesaj atıp, durmadan haberdar ettiğim "Gizli Öznem" sağolsun moralimi bozmamam gerektiğini söyledi, lakin aradaki "ilanı aşkıma" karşılık bir teşekkürle geçiştirmesi yine canımı sıkmadı değil. Neyse gönül işlerinin zamanı olmadığını anlayıp uyumaya geçtim...

Erbil'de evlerinden yurtlarından olan SüryanilerSabah 08:30'da uyandık, kahvaltımızı yapıp üstümüzü giyinip çantalarımızı aldıktan sonra, Seyidnemizin yanına doğru yola koyulduk. Dualarımız kabul olursa bugün kamplarda kalan kardeşlerimizi ziyaret edeceğiz. Bizi kamplara götürmesi için Seyidnemiz rahibimizle konuşup harekete geçtik. İlk durağımız Ankawa Mall'du. Yolda giderken yüreğim sıkıntılı nefesler alıyordu. Arabanın camını sonuna kadar açıp serin esen havadan bolca içime çekme gereksinimi duyuyordum. Heyecanlıydım, üzgündüm, stresliydim belki aksiydim. Bilemiyorum daha doğrusu tarif edemiyorum duygularımı. Kapısına vardığımızda nefes nefese kalmıştım oysa arabayla gelmiştik. Neden nefes nefeseydim bilemiyorum. Kamptan sorumlu papazla selamlaşıp hemen girdik kamptan içeri. Genzimizi yakan kokuyla selamlaştık girer girmez. İçerde dağıtım vardı. Her konteynıra verilmek üzere ayrılmış yataklar, battaniyeler, kutular. Kalabalığı aşıp arkamı döndüğümde Faruk abimi göremedim, içerde kaybolduk. Bizde Ferit ve rehberle turlamaya başladık.

Bu noktasından sonra hiç anlayamayacağım, yüreğimde derin sancılara sebeb olan izlenimlerle karşılaştım. Bu satırları yazarken bile nefes darlığı çekiyorum. Çok kötü bir tabloyla karşılaşmadık. Kimse çadırda değildi,yerler çamur değildi. Kimse yerde yatmıyordu. Aç değildi kimse. Ama eksik olan bir sürü duygu ve his vardı. Taş olmuş yürekler vardı mesela, ya da ürkek bakışlar. Bizi çekmeyin diyen insanlarımız vardı; bize yardım eli uzatın diyen acı feryatlar gibi. Konuşurken öğreniyoruz gelip bu zor durum da hayat mücadelesi veren kardeşlerimiz üzerinden pirim yapan insanlar olduğunu. Onları haber yapıp bu haberi satan insanları öğreniyoruz. Çekilen acı fotoğrafları satan ama bir yardım eli uzatmayan insanlar var olduğunu öğreniyoruz. Şimdi daha da acıyor yüreğim; sıcak yuvam da oturup onları sizlere yazarken.

Tiksiniyorum kendimden, konuşmak istemiyorum, anlatmak istemiyorum duygularımı. Onlar üzerinden pirim yapmak istemiyorum!!! Ama mecburum kardeşlerimin "Acı Çığlıklarına Ses" olmaya. Ey benim Kamplarda kalan güzel kardeşlerim günün birinde karşılaşırsak eğer bir tokat borcunuz olsun !!! Çocukların gözlerinin derinliklerinde ki acı birikimleri nasıl izah edebilirim bilmiyorum. Annelerin çaresizliklerini sakladıkları o yalancı gülücükleri nasıl ifade edebilirim bilmiyorum. Bir babanın yabancıdan kaçırdığı güçsüz bakışlar nasıl anlatılır ki. Hiç çocuğum olmadı mesela. Hiç evladını koruyan bir karım da olmadı. En acısı çaresizliğe düşen bir baba da olmadım. Şimdi benden bunun tarifini sakın ama sakın beklemeyin...

Siz hiç alt yapısı olmayan bir tuvalette ihtiyaç gidermek zorunda kaldınız mı?
Peki ya sonunuzun ne olacağı kaygısıyla yatağınıza uzandınız mı?
Hiç zalim dünya deyip sigaranızla teselli bulmaya çalıştınız mı ?
Bir çocuğu şekerle kandırdınız mı kendinizden iğrenircesine ?
Bir çocuğun acı bakışları yüreğinize mühür oldu mu hiç ?
O değil de siz hiç "Yalandan da Olsa Mutluluk" pozu verdiniz mi... ?

Yazı ve Fotoğraflar: Coşkun Toksoy, Güncelleme Tarihi: 19 Aralık 2014 

 
   

   


© Copyright 2008 www.suryaniler.com
tasarım: Web Tasarım