HABERLER
Haber Arşivi
Adıyaman Süryani Mezarlığına Saldırı

Süryani Aktivisitlerden Musul Açıklaması

Yüzyılın Dramı Sığınmacılar Fotoğraf Sergisi

Rupen Semerciyan Turnuvasında Süryani'ye Yer Yok

Basma Ustası Nasra Teyzenin Cenaze Töreni

Süryanilerin Basmacılık Sanatı Öksüz Kaldı

Süryanice'de Tutanaklara X Olarak Geçti

Hristiyanların Yüzde 65'i Ülkeyi Terk Etti

IŞİD 43 Süryaniyi Serbest Bıraktı

Diyarbakır Valiliğinden Yalanlama

Kiliseyi Beyaz Bayrakla Terk Ettiler

Diyarbakır'ın Son Ermenisi Hayatını Kaybetti

Hoşgörü Kentinde Noel Karşıtı Afiş!

Yeni Hayat Umudu Ege'ye Gömüldü

Sosyal Medya ve Nefret Söylemi Konferansı

geri | | ileri
 
 
Mehmet Dinç - Evrensel / BASMA USTASI NASRA TEYZENİN CENAZE TÖRENİ

Sene 1924. Doğuda, güneşi doğuran topraklarda Süryaniler çileli hayatlar yaşardı o zamanlar. Her şey siyah beyazdı. Süryaniler için ölüm kol geziyordu; saklanmak, kollanmak ve cemaati büyütmek gerekiyordu.

Atalarının asırlardır yaşadığı kentin doğusundan, batısında bulunan Diyarbakır Kapı mahallesine gelin gittiğinde kısacık boyu, kömür karası gözleri ve çıt kırıldım bilekleriyle henüz bezden yapılma oyuncak gelinlere elbise dikecek kadar küçük yaşlardaydı Nasra Çilli. Dizlerindeki yaralar kabuk bağlamadan bir sonraki gün yeni yaraların açılacağı oyunları düşlediği çağlardaydı. Yeni yaşamını birleştirdiği aile, geniş avlulu, iki katlı taş bir binada yaşayan mahallenin kilisesinde papaz yardımcılığı görevini üstlenen dini duyguları bütün kalabalık bir aileydi.

Papaz Gabriyel tören giysilerini giymiş, kemerli mihrabın altında son hazırlıkları yaparken, saatin on ikiye geldiğini gören Zangoç, göğe yükselen taş kulede bulunan çanı üç kez çaldı. Çanın tok sesiyle birlikte, avlu duvarının kenarında yükselen akasya ağaçlarının gölgesine sığınarak sohbete dalmış siyah giyinimli adamlar yavaş yavaş kilisenin içine doğru akmaya başladılar. Gölgelerin altında içi içe duruşları ile kutsal çobanın koyunlarını andırıyorlardı. Yas tutucular ise sabahın erken saatlerinden başlayarak kilisenin içinde Mor Efrem’in portresinin durduğu bölümde yerlerini almışlardı.

Nasra Çilli’nin naaşı cemaatin önünde, katafalkın üzerine yerleştirilmiş abanoz renkli tabutun içinde duruyordu. Tabuta yakın sıralara oğulları, kızları, torunları, gelinleri, damatları ve bayramlık elbiseleri çağrıştıran giyimleri, taralı ıslak saçları ile torunlarının çocukları yerleşmişti.

Tabutun üzerindeki kırmızı ve beyaz güller bu haliyle Nasra Çilli’nin Şahmaranları konu edinen derin kuyulu, geniş taş avlulu evin teras duvarlarında yetiştirdiği çiçeklere benziyorlardı. Okyanus büyüklüğünde güney çöllerinden esen tozlu rüzgârların her defasında yapraklarını yakmasına rağmen rağmen bıkmadan usanmadan yetiştirmeye devam ettiği yaseminleri, begonyaları, sardunyaları, kadife çiçeklerini... 

Papaz Gabriyel’in duaları uzadıkça çocuklar oturdukları yerlerde duramayacak hale geliyorlardı. Böylece annelerinin ellerinden kayıp sıraların etrafında koşuşturmaya başladılar. Koşuştururken de çıkardıkları sesler kilisenin yıldız tonozlu tavanında yankılanan koronun dua seslerine karışıyordu

Doksan iki yıllık yaşamını boyunca birçok vaatlere rağmen, burada doğdum, burada yaşadım ve burada öleceğim dercesine, büyük göç zamanında bile terk etmediği bu kadim kentin, geniş avlulu evinde yaşarken de etrafında hep çocukları olsun istemişti. Kök boyalarla “Kırkların Çilesini” çizerken, ya da İsa Mesih’in güneş haleli resmini patiska bezlere tasvir ederken de avlulardan taşıp kulaklarına çarpan kuş cıvıltılarının ve çocuk seslerinin ona ilham vermediğini kim söyleyebilirdi ki…

Metropolit Saliba mihrabın içinde duran oyma işlemeli ahşap kanepeden kalkıp, taştan yapılma platformun ucunda duran kürsüye yaklaşarak, töreni papaz Gabriyel’den devr aldığında içeride oturacak yer kalmamıştı artık. Saçlarını gümüşi renkte sırma eşarplarla örtmüş siyah giyimli kadın kalabalığının yanında, yakalarına Nasra Çilli’nin fotoğraflarını iliştirmiş siyah ceketli erkeklere de kilise sıraları yetmemişti. Konu komşu, mahalleli, çarşı esnafı ve bu kente araba yolculuğu ile iki-üç günlük mesafede olan şehirlerden ya da bir günlük uçak yolculuğu kadar uzak ülkelerden gelen birçok insan töreni ayakta izlemek zorunda kalmıştı. Beden ağrılıklarını bir ayaktan öteki ayaklarına aktarmak için salınan ayakta duran bu insanların içinde, “Tanrının Kulları Dağları”nın yamaçlarında yetişen üzümlerinden, bölgenin en iyi şarap üreticisi Nasra Çilli’ye son vedada bulunmak için gelen şarap yapıcıları da vardı. Yine ayakta durarak töreni izleyenlerin arasında Nasra Çilli’nin hamarat parmakları ile ince sicimler haline getirdiği gümüşten, yaptığı takılara hayran kalan telkari ustaları da vardı.

Cenaze töreninin son ritüelini yerine getirmek için Papaz Gabriyel ve Metropolit Saliba tabuta yaklaştılar. Bununla birlikte Nasra Çilli’nin torunları, sonsuz uykuya dalmış ninelerini rahatsız etmemek için tabutun kapağını zarif bir hareketle kaldırdılar. Merhumenin yüzüne kutsal yağ sürülürken, onu son kez görmek isteyen meraklı kalabalık, oturdukları sıralardan ayağa kalkıp kafalarını öne, tabutun açılan kapağına doğru uzattılar. Çok geçmeden kapak tekrar kapandı. Böylece hareketlilik başlamış oldu. Bir an adım atacak yer kalmamıştı.

Kilisenin içine sığmayacak kadar sıkışık duran insanlar, avluda bekleyen insan kalabalığına karışınca avludan sokağa taşmalar olmaya başladı. Nasra Çilli’nin tabutu yaşamının son yıllarında kaplumbağa ağırlığıyla çıktığı taş basamaklı kavisli sokakta, sanki omuzlarda taşınmıyordu da elden ele taşınıyordu. Tabutunu omuzdan omuza verirken sarsılmasına neden olan insanlar hakkında ne düşünürdü acaba? Patiska bezlere çizdiği tasvirlerde, Mesih’in çevresinde kötülüğü temsil eden insanları pörtlek gözlü, kırık burunlu, sarkık yanaklı tasvir ettiğine göre; yaşlılığın tahammülsüzlüğü mü demeli? Nasra Çilli’nin tasvirlerinin gizini bilenler, bu durum karşısında hafif tebessüm etmeden duramıyorlardı.

Tabutunun küçüklüğü, bir çok marifete, ölümünün çok uzak ülkelerde yankı bulmasına, mezarlığa gelen onca kalabalığa karşın mütevaziliğinin bir göstergesiydi. O sebeple kentin güneyinde tek başına bir tarihin tanığı gibi duran Mor Mihail kilisesinin toprak yollarında taşınması zorluk çıkarmıyordu.

Uçurumun başında, Mezopotamya ovasının yeşile bürünmüş devasa görünümlü manzarasını cepheden gören Mor Mihail Kilisesine doğru, atların yelelerini hafiften dalgalandıran hoşlukta rüzgarların estiği bir zamanda, Nasra Çilli’nin naşı halat yardımıyla mezara indiriliyordu. Bununla beraber Papaz Gabriyel ve Metropolit Saliba’nın duaları kilisesinin duvarlına çarpıyor, Abgar’lardan bu yana iki bin yıllık bir sese bürünerek, tarih çağlarının perdelerini delip orada bulunan insanların kulaklarında çınlıyordu. Tabut mezarın zeminine iyice yerleştirilmiş toprakla üstü örtülecekti artık.

Bu anı kollayan Nasra Çilli’nin mezarının çevresinde bulunan yakınları ve sanatçı dostları mezar kapanmadan, ya da bir yıldız dünyanın göğünden kaymaya başlamadan da denilebilir, mezarın içine doğru yanlarında getirdikleri karanfilleri bırakmak için zamanla yarışıyorlardı adeta. 

Mezar kapandıktan sonra Süryani geleneklere göre başsağlığı dileyip aileyi yalnız bırakmak gerekiyordu. Uzun sıra halinde taziyeleri kabul eden oğulları, damatları, yeğenleri ve torunları ile tokalaşıp ayrılırken küçük küçük cümlecikler beliriyordu düşüncemde.
Söz uçardı, yazı kalırdı. Beden erirdi, yapıtlar kalırdı. Çevresi haleli güneşin ışıttığı bir günün öğle vaktinde küçük, bir kenarda, belki de zaman içinde yeri bile unutulacak mezara gömülse de sanatının gücü kalmıştı geriye. Nasra Çilli, Süryanilerin kilise tarihinde görkemli yerini çok zaman önce almıştı.

Böylece Nasra Çilli’nin cenaze merasimi sonra ermişti…

Kaynak: Evrensel Mehmet Dinç  ; Güncelleme Tarihi: 2 Mayıs 2016 

 

 
   

   


© Copyright 2008 www.suryaniler.com
tasarım: Web Tasarım