KÜLTÜR / SANAT
KEVKEB MEDINHO (ŞARK YILDIZI)

Etnik ve Dinsel Azınlıklar - Baskın ORAN

Yok Hükmündeki Millet-i Mahkumeler

1912'de Şark Yıldızı Gazetesi

Süryani Edebiyatının 2000 Yıllık Geçmişi

Biz Bu Topraklara Aitiz

Süryani Kültürü ve İçsel Dönüşüm Kitabı

Gabro: Peygamber Ocağında Bir Süryani

Süryani Mistizmi Kitabı

Risk Altındaki Süryani Mimari Mirası Yayınlandı

Ufuklarımın Manastırı

Süryanice Kitap: Savaşın ve Umudun Tesellisi

Kadim Halk Süryanilerden Şlomo

Keldaniler ve Diyarbakır

Soğan Kabukları ve Adıyaman'ın Öteki Tarihi

hepsi

Süryani Dili

Süryanilerde Tiyatro ve Sinema

Süryanilerde Popüler Müzik

Süryanilerin Müzikal Çığlığı

Süryanilerde Kilise Müziği

Süryanilerde Halk Oyunları

Süryanilerde Ölüm Gelenekleri

Diyarbakır'da Geleneksel Bir Meslek Puşicilik

Turabdin'de Siboro Geleneği

Süryanilerin Yüzyıllardır Yaşattığı Sanat: Telkari

Şarabın Süryani Ustaları

Süryanilerde Paskalya Bayramı ve Hazırlıklar

Kaybolan Bir Süryani Sanatı: Basmacılık

Süryani Geleneğinde Noel (Yaldo) Bayramı

Bir Süryani Geleneği : Hano Kritho

Taştan Çıkan Beyaz Çorba: Gabula

Turabdinin Temel Yemeği Bulgur

Babağannuç

Yemek Tarifleri

 
 
Marta Sömek / BİZ BU TOPRAKLARA AİTİZ

Kadim bir halkın, binlerce yıllık köklerine rağmen kimi zaman 'yabancı' kimi zaman 'misafir' görüldüğü bir coğrafyada, gitmekle kalmak, hatırlamakla unutmak arasında kurulan o ince köprü okuyucuyla buluşuyor. İstanbul’dan Mardin’e, Stockholm’den Brüksel’e uzanan geniş bir coğrafyada, 38 farklı ses tek bir cümlede birleşiyor: “Biz Bu Topraklara Aitiz”. Gazeteci ve yazar Serdar Korucu’nun İstos Yayınları’ndan çıkan son çalışması, Süryani toplumunun son yüzyılda yaşadığı dönüşümü, 1915’i, faili meçhul cinayetlerin gölgesinden yeniden yeşeren umutlara kadar tüm çıplaklığıyla anlatıyor. Türkiye tarihinin az bilinen sayfalarını, tanıklıklar üzerinden aralayan bu çalışma, cemaat olmaktan halk olmaya uzanan o zorlu bilinci de ele alıyor. Kitap, bu hafta raflarda yerini alacak.

Serdar Korucu ile ön satışa açılan kitabına dair konuştuk.

Süryaniler ile ilgili kitap yazma fikri nasııl oluştu?

Daha önce de böyle bir niyetim vardı ama cesaretim yoktu açık söylemek gerekirse… Mesela Mardin’de “Nasra teyze” diye anılan, Nasra Şimmeshindi ile 2012’de Mardin Bienali sayesinde röportaj yapma şansım olmuştu Agos için. Çok konuşmamıştı ama ısrarla sormamın ardından, “Bilmiyorlar mı bize yapılanları?” demişti. Bu söz beni çok etkilemişti. Önceki çalışmalarımda da Süryani toplumuna yaşatılanlara değinmiştim. Sonuçta Ermeni Soykırımı üzerine yazıyorsanız, kaynakların içinde Sayfo’ya rastlamamanız neredeyse imkânsız. Süryaniler, Varlık Vergisi, Aşkale ve İhtiyat Askerlik’ten de etkileniyor hatta nüfusları İstanbul’da az olmasına rağmen 6-7 Eylül’den de... Bu kitapta Katia Arslan’ın ilk kez bu kadar ayrıntılı olarak paylaştığı anlatısı, bizlere bence çok şey anlatıyor.

“6-7 Eylül için babaannem, ‘Cesetleri aşağıya atıyorlardı, kadınlara tecavüz edip boğuyorlardı. Çok Rum ve Ermeni öldü’ dedi. O an kanım dondu” diyor. 6-7 Eylül’ün bugüne kadar daha az anlatılan yüzünden yani insanlara yönelik şiddete dair önemli bir anlatı. Biz de yine Seçkin Erdi’nin editörlüğünü yaptığı İstos’tan çıkan bir önceki kitabımız, “Akşam İstanbul’da Çok Fena Şeyler Oldu”da cinayetlere ve cinsel şiddete yer vermeye çalışmıştık. Ayrıca “Cumartesi Anneleri” üzerine çalıştığımda gözaltında kaybedilenler listesinde, Diril ailesinden iki çocuk da bulunuyordu. Daha yakın tarihe geldiğinizdeyse, Süryani toplumunun yaşadığı pek çok baskının, şiddetin ve hatta nüfus göç ettirildikten sonra yaşadıkları coğrafyanın “egzotikleştirilerek” turizme açılma hâlinin İmroz/Gökçeada ya da Musa Dağ’a benzediğini söylemek gerek. Bu kez yapmaya çalıştığım ise ana akım basındaki haberlerin 

ve biraz da edebiyatın izinden giderek Süryani toplumunun yaklaşık 100 yıl içinde yaşadıklarını kendi dilinden aktarmak, aktarmaya vesile olmak.

Uzun süre böyle bir kitaba cesaret edemememin nedeni biraz da şu: Süryani toplumuna dair röportajlar, haber dosyaları hazırlamakla kitap çıkarmak çok farklı. Daha geniş kapsamlı ve derin bir çalışmayı gerektiriyor. Kitabın başlangıcı, az önce bahsettiğim 6-7 Eylül kitabının tanıtımında oldu. Kitabın danışmanı Laki Vingas ve editörüm Seçkin Erdi ile birlikte o toplantıda konuşurken, konuklar arasında Süryani Vakıflarından iki temsilci Sait Susin ve Münir Üçkardeş de vardı. İkisi de Süryani toplumuna dair çalışmaların azlığına dikkat çekmişti. İşte kitap projesi de tam o noktada başladı. Hem onların hem de daha önce Süryani toplumuna dair yaptığım her çalışmada sınırsız desteğini sunan Kenan Gürdal’ın sayesinde bu kitaba başladım. Kendilerinin desteği olmasa böyle bir röportaj serisini toparlamam imkânsızdı.

Turabdin

Kitap için Türkiye'den Avrupa'ya uzanan geniş bir coğrafyada görüşmeler yaptınız. Kitapta kaç kişi yer alıyor? Bu kadar farklı lokasyondaki Süryanilerin "toprağa aitlik" duygusunda ortaklaştığı veya ayrıştığı en temel nokta neydi? 

Kitapta 38 görüşme var ve Süryani toplumuna dair bir anlatı ortaya koymak için elbette bu sayı az. Kitap için konuştuğum isimlerden Simon Poli, “Her aile, bakın buradaki her ailenin hayatından 5 tane film çıkar. Bir tane değil!” diyor. Haklı. Bu nedenle bu kitap, bir son değil aslında bir başlangıç. Umarım benzerlerini de yaparım, daha çokça da yapılır ve böylece anlatılar daha fazla kayda geçirilmiş olur.

Röportajları farklı lokasyonlarda yapmamın nedeni, toplumun bir bütün olarak bakış açısını yansıtmaya çalışmaktı. Sadece Turabdin’deki ya da İstanbul’daki değil, Türkiye’nin dört bir yanında ya da diasporadaki olabildiğince farklı portelere ulaşmayı amaçladım. Elbette eksiği çok. Ama işte bu nedenle kitap, anlatıcıları vesilesiyle İsveç’e, Belçika’ya ve hatta İspanya’ya kadar uzanıyor. Kitapta yer alan röportajlarda kültürel farklar da hissediliyor. Sadece şu an yaşadıkları şehir değil, geldikleri kültürlerde de farklılık var. Mesela Midyatlıların anadili Süryanice, Mardinlilerin Arapça, Diyarbakırlıların Kürtçe. Farklı halklarla etkileşimler var. Süryaniler Harput’ta da Ermenice isimler alıyor mesela. Bu farklılıkların bazılarını duymuştum ama bazılarını da ilk kez öğrenmiş oldum.

Bu farklara rağmen kitapta yer alan isimlerin anlatılarında değişkenliği en az olan vurgu, toprağa aidiyet hissi oldu. Neredeyse tüm isimler, Antakya ve tüm Doğu Patriği, Evrensel Süryani Ortodoks Kilisesi'nin Ruhani Lideri Moran Mor İğnatius Efrem II’nin dediği ve kitabın başlığı olan o sözünde, yani “Biz bu topraklara aitiz” cümlesinde birleşiyor. Benzeri ifadeleri kendileri de kullanıyor. Hele de topraklarından kopmuş olanlar, doğdukları evlere gittiklerinde yaşadıkları o yoğun duyguyu tekrar tekrar anlatıyor. Çünkü Gaston Bachelard’ın dediği gibi, “İnsan, doğduğu evi düşlediğinde, düş kurmanın olanca derinliği içinde o ilk sıcaklığa döner”. Bu his sadece binlerce kilometre öteye göç edenlerde değil, bugün İstanbul’da yaşayanlarda bile var. Münir Üçkardeş, “Bizlerdeki duygusallık çocuklarımızda yok. Her Mardin’e gittiğimde ağlıyorum” diyor.



Kitapta pek çok anlatı 1915'e, "Sayfo"ya (Kılıç) dayanıyor. Bu travmanın bugünkü kuşaklar üzerindeki etkisi nedir? Sayfo’ya dair kitapta neler öne çıkıyor?

Sayfo üzerine çok değerli araştırmaları olan, bu alanda yazan herkesin muhakkak referans verdiği isimlerden Jan Bet Şawoce de kitapta anlatısıyla bulunuyor. Kendisi uzun yıllar Sayfo sonrası anlatıları derledi, topladı, eşsiz bir saha çalışması yaptı. Kendisi, “Babaannemin gece uyumadan önce anlattığı öyküler benim için hafıza eğitimi oldu” diyordu. Öte yandan Yakup Mirza, Sayfo korkusunun sürekli üstlerinde kaldığını örneklerle anlatanlardan. Mirza, öğretmeninin onu yatılı okula almak istemesine babasının karşı çıkmasında Sayfo’nun etkili olduğunu söylüyor: “Babam ikna olmadı. ‘Yok, Müslümanların arasına götüreceksin, oğlum öldürülür falan. Olmaz’ dedi. Sayfo korkusu var.” Göç edenlere karşı da ninesinin şu sözlerini hatırlatıyor: “Hiç kimsenin o köyden gitmesini istemiyordu. “Sayfo’nun kanı daha yerdeyken siz buraları bırakıp gidiyorsunuz” diyordu”.

“Gittiğiniz yerler sizin için hayırlı değil. En sonunda da döneceksiniz. Topraklarınızı satmayın. Çünkü döndüğünüzde büyük paralarla geri alacaksınız. Satmayın.” Yine Yakup Mirza, 1974’te Kıbrıs geriliminin bölgeyi vurduğu dönemde de halkın Sayfo’yu hatırladığını vurguluyor: “Tedirginlik oluyordu, ‘Acaba bir daha Sayfo olacak mı?’ diyordu herkes. Midyat’ta olaylar başlamıştı. Belki duymuşsundur, bir köpeğin boynuna haç takıp gezdirmişlerdi.” Sayfo akıllara, göçe neden olan şiddet dalgasıyla çok daha fazla geliyor. Nasıl ki Hrant Dink suikastı Ermeni toplumunda 1915’i, Ermeni Soykırımı’nı getirmiş, “1,5 milyon artı bir” denilmişse, benzeri travmayı Süryani toplumunun faili meçhul bırakılan her cinayette yaşadığını söylemek, Sayfo’yu hatırladığının altını çizmek yanlış olmaz. Kitapta anlatısı bulunan isimlerden, Dikran Ego, 92 yaşındaki babası Gevriye Akgüç’ün öldürülmesiyle ilgili, “Bu tamamen Sayfo’nun tekrarı” diyor. “Bu mantık, sebep, metot açısından her şeyiyle Sayfo’nun küçük ama çok net bir tekrarı” diye ekliyor. Çünkü amacın sadece babasını öldürmek değil, Süryanilerin kaçmasını sağlamak olduğunu söylüyor.

Kitabınızda 90'lı yıllarda yaşanan faili meçhul cinayetlere (Şükrü Tutuş, Hanna Aydın, Gevriye Akgüç vb.) geniş yer veriyorsunuz. Bu cinayetlerin Süryani göçündeki belirleyici rolü ve bugün bu ailelerin hala "failler nerede?" sorusunu sorması toplumsal barış açısından bize ne söylüyor? 

Kitabın hesap soran, hak talep eden, bence en önemli, en değerli yanlarından biri. 90’ların şiddet sarmalında, okulundan duyduğu bir mayın patlaması sesi ardından babası Hanna Aydın’ı kaybettiğini öğrenen Yusuf Aydın’a, “Artık buralar çok kötü oldu, yarın çıkacağım. Durum düzelene kadar İstanbul’da kalacağım” dedikten hemen sonra silahlı saldırıda hayatını kaybeden Şükrü Tutuş’un oğlu Robert Tutuş’a, köyüne döndüğünde kurşunların hedefi olan 92 yaşındaki Gevriye Akgüç’ün oğulları Süleyman Akgüç ve Dikran Ego’ya ve bugün hâlâ akıbeti ortaya çıkarıl(a)mamış olan Hurmüz Diril ile oğlu tarafından cansız bedeni bulunmuş Şimuni Diril’in kızları Gülcan Diril’e, hayatlarının en zor anlatılarını paylaştıkları için ne kadar teşekkür etsem az. Adalet arayışlarına kitabın bir nebze olsun katkısı olabilecekse de ne mutlu.

Ne yazık ki “faili meçhul” olarak bırakılmış daha onlarca cinayet var ve üzerine daha çok çalışma yapılması gerekiyor. Hatta bu cinayetlerden sonra bazılarının mezarlarında bile rahat bırakılmadıklarını anlatıyor bu kitapta Yusuf Türker. Söyleşisinde, 90’ların sonunda manastırlarda, kiliselerde başlayan restorasyon sürecinde yaşadıklarını şöyle aktarıyor: “Mezarlıklarımızı kırıyorlardı. Mahvettiler. Ölülerin kemiklerini dışarı çıkarıyorlardı. Bu saldırıyı yaptıkları mezarlar da öldürülenlere aitti. Mezarda bile onlara rahat vermediler.”

Metropolit Saliba Özmen, "Bize buradan başka her yer gurbet" diyor. Diasporadaki Süryanilerin Türkiye'ye geri dönüş projeleri veya köylerindeki evlerini onarma çabaları, sadece duygusal bir bağ mı yoksa geleceğe dair somut bir "yuvaya dönüş" umudu mu taşıyor? 

Kitaptaki röportajlardan anladığım kadarıyla atılan adımlar olumlu görülüyor, herkesin içinde “yuvaya dönüş” umudu var ama ilk beklenti barış. Gerçek ve kalıcı bir barış. Ancak bununla tam anlamıyla dönüşün olabileceği belirtiliyor. Bugüne kadar dönenlerin sayısının yüksek olduğunu iddia etmek de yanlış bir algı oluşturuyor. Süryani kimliğinin turistikleştirilmesi var ama kalıcı dönen aile sayısı çok az. Yine anlatılanlara göre “geri döndü” denilenler, yaz tatili için gelen, birkaç ayını memleketlerinde geçirenler… Ve onlar bile bölgeye hareket getirmiş durumdalar. Ama onların da başlarına gelenler, endişeleri körükleyebiliyor. Mesela yıllar sonra bir kişi aile evine dönmeye çalışıyor ama bir bakıyor ki çevredeki Kürt köylerinden gelen biri evini işgal etmiş. Ama elektrik, su kendisinin adına. İşgal edenler onun bile parasını ödemiyorlar. O kişi de, “Burada kalan ben değilim” diyor, sözleşmelerini iptal ediyor. Elektrik, su kesilince işgalciler gidip o kişiyi dövüyor, “Sen nasıl böyle bir şey yaparsın?” diye. Hem evi işgal edilmiş hem de üstüne şiddet görüyor. Söyleşilerde, bu tip yaşanan şiddet olaylarına karşı devletin desteğini almanın önemine işaret ediliyor. Eğer bu destek gelirse, evet, dönüşlerin devamı gelir, kalıcı dönüşler de artabilir.

Kaynak: Marta Sömek, AGOS Gazetesi  ;  GÜncelleme Tarihi: 18 Nisan 2026

 
   

   


© Copyright 2008 www.suryaniler.com
tasarım: Web Tasarım